Gelişmişlik Ölçütleri

Seksenli yıllarda, memleketi mutlu ve refah düzeyi yüksek insanların yaşadığı bir yer yapma hayaliyle ve gençliğin dinamizmi ile değişik teoriler okur, ekonomik sistemleri tartışırdık kendi aramızda. O zamanlardan kalma bir ön yargıdır bende, kişi başına düşen milli geliri yüksek olan milletler gelişmiştir diye…  

Oysa, paranın yeri gelişmişliğin ölçütler dizgesinde öncelik sırasını hızla kaybediyor. Tüketilen kağıt, satılan gazete, okunan kitap gibi, teknoloji tüketimi gibi  EĞİTİM ile doğrudan ilişkilendirilebilecek  ölçütler var artık gelişmişlik değerlendirmesinde…

Bir dosttan geldi aşağıdaki fıkra e-posta ile. Okurken aklımdan geçenler bunlardı. Paylaşayım istedim…

Arab student sends an e-mail to his Dad:
Dear Dad,
Berlin is wonderful, people here are nice and I really like it. But Dad,
I am a little ashamed to arrive at my college in my Gold Mercedes, when
all my Teachers travel by train.

Your Son
Nasser

Some time later Nasser gets reply to his e-mail from his Dad:

Loving son,
Twenty Million Dollars transferred to your account, please stop
embarrassing us, go and get yourself a train too

Ukalalık olmasın diye, kendi dilimizde özetleyivereyim fıkrayı…

Oğlu Berlin’de okuyan bir Arap şeyhi çocuğundan bir mesaj alır. Çocuk okula altın mersedesiyle gidip gelirken, ders aldığı hocalarının trenle gelip gittiklerini ve bundan da utandığını yazar. Babanın yanıtı şöyledir: Hesabına yirmi milyon dolar aktarıldı, bizi utandırmamak için git sen de kendine bir tren al…

SONRADAN EK: Aynı dost, bir de kısayol gönderdi. Yorumlar bölümünde, bazı ülkelerden vatandaşların itirazları var, verilerin doğruluğuna ilişkin. Ben yorumsuz olarak BURADAN paylaşıyorum.

Teşekkür…

2009-2010 Bahar yarıyılı sonunda İngilizce Öğretmenliği Lisans Programını  değerlendirmek ve programın öğretmen adaylarına kazandırdığı yeterliklerin kazanılma derecesini belirlemek amaçlarıyla yaptığım çalışmaya üzerinde isimleri yazılı zarflarla davet ettiğim 257 İngilizce Öğretmen Adayından 108′i yanıt vermiştir.

Sağlanan katkının güvenilir olması açısından gönüllük esasına dayalı olmasını istediğim bu çalışmaya  katılan ve isimleri bende saklı 108 öğretmen adayına, araştırma kültürünü benimsemiş olmaları, mesleki gelişimi önemsemeleri ve zorunda olmadıkları halde zaman ayırıp emek sarfetmiş olmaları nedeniyle teşekkür ediyorum.

Geleceğin nitelikli İngilizce öğretmenlerine mesleki yaşamlarında sağlık ve başarı diliyorum.

Bir önceki deneme sonuçları burada

OÖ Alan Öğretmenliği TYL Programı 2.EK Sınav Sonuçları

6 Temmuz 2010 günü yapılan Ortaöğretim Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans Programı PROGRAM GELİŞTİRME ve ÖĞRETİM dersinin 2.EK sınav sonuçlarına, sınav sorularına ve sınavın önerilen yanıtlarına  BU KISYOLDAN ulaşabilirsiniz.

2 Temmuz 1993 ve yine EĞİTİM…

Tabii ki insanlar farklı düşünecekler…
Tabii ki kendilerinin olan yaşamı, başka yaşamlara saygı göstermek kaydıyla diledikleri gibi yaşayacaklar.
Gelişmenin ön koşuludur, farklı düşüncelere, inançlara hoşgörüyle yaklaşmak.
Aynı noktaya geliyoruz her tartışmada. Eğitimin, eğitilmiş insan olmanın tarifini gözden geçirmeliyiz…
Yakışıyor mu bize bu tablo…

Sınav görevi istemiyorum.

ÖSYM’nin sınavlarında görev istemiyorum.  Her yıl gelen forma da HAYIR diye işaretliyorum. 
Üşendiğimden, işten kaçtığımdan ya da verdikleri sınav görev ücretini az bulduğumdan değil.
Sadece zihnimden geçmesine engel olamadığım düşüncelerin can sıkıcılığını yaşamamak için…

Geçen hafta da bu hafta da, görevli olduğum katta, sınavın son 10 dakikasında sınav salonunu terk eden öğrencileri sayıyorum. Geçen hafta 19 saydım bu hafta 7… (Bu seneki sınava özgü değil, her sınavda yaşıyorum bu olayı…)

“Sınavdan erken çıkan öğrenci sayısından sana ne?” gibi haklı bir soruya gerçekten verecek yanıtım yok…

Ama ÖSYM sınav görevlilerine yazılı bir yönerge veriyor. O yönergede, üç dört yerde yazıyor. “Sınavın son 15 dakikasında öğrenci çıkarmayın” diye. Hatta öğrenciye yüksek sesle okunması gereken yönergede bile var.

Eğer çoğu doçent, yardımcı doçent, doktoralı öğretim görevlisi, kısacası okumuş yazmış insanlar, “yerim ÖSYM’nin yönergesini, ben çıkarıyorum kardeş, gücü yeten ne yapacaksa yapsın” diyorsa, bir nebzeye kadar kabulleniyorum da, ya yönergeyi okumuyorlarsa?

İşte o zaman aklıma gene takıntım olan “eğitim” geliyor.

Diyorum ki, “sen [verdiğin eğitimle] adamın adının önüne ne getirirsen getir, [verdiğin eğitimle] bir yönergeyi okutamıyorsun ya,  YERİM SENİN EĞİTİMİNİ…

(Yerim yerine SEVERİM de olabilir, ya da başka alternatifler….)

Örnek Olay İncelemesi için gerçek bir durum…

Bu akşam eğitimin amacıyla ilgili söylemlerimi doğrulayan bir örnek olay yaşadım.

Bu sayfa, bir “lamer” (çakma hacker miş) tarafından değiştirilmiş, argo sözleri içeren bir mesajı gösterir hale getirilmişti.
Oğlumun yardımıyla yapan kişinin kimliğine ulaşabildim.
Oğuzhan’ın yaşlarında genç bir çocuk.
Ve hiç tanımadığı kişilerin sayfalarını değiştirip, bununla tatmin olan bir kişilik.

Muhtemelen bu çocuk, zorunlu olan Türk Eğitim Sisteminin ilgili kademelerinden, en azından ilköğretim kademesinden geçmiştir.

Hatırlayalım Türk Eğitim Sisteminin genel amaçlarında geçen “eğitilmiş kişi” özelliklerinden bazılarını

Ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren;
Ailesini, vatanını, milletini seven
Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip,
İnsan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı ve yaratıcı

Bu tür olaylar benim geleceğe olan umudumu zedeliyor…

Sevgili Genç Kardeşim,
Bu siteyi değiştirebilirsin.
Bununla benim kaybedeceğim hiçbir şey yok.
Ama bu sağlıksız davranışlarınla gıyabında toplumun nefretini kazanmaktan başka bir şey elde edemezsin.
Son not, mümkünse bu mesajımı ailenle de paylaş.

Ben de bir babayım ve çocuklarımızın bizim eserimiz olduğunu düşünüyorum…

ÖZÜRÜ KABAHATİNDEN BÜYÜK ne demek?

Yeri ve zamanı geldiğinde çok kullanırız bu deyimi…
Bir öyküsü bile varmış… (bknz. Lafı bile var  Abiye Kuzu)   Yeri geldi, anlatayım;
Vezir-i azam çok sık kullanırmış bu lafı. Bir gün padişah sormuş, “nedir bunun anlamı vezirim?” diye.  “Padişahım” demiş vezir, “ben bunu bir gün size yaşatarak anlatacağım” (Demek ki vezir eğitimin klasik tarifini biliyor )

Günlerden bir gün padişah has bahçede güller arasında tek başına dolaşırken, vezir şöyle bir etrafına bakmış, kimsenin olmadığını görünce sessizce padişahın arkasından yaklaşmış ve padişaha, parmağı ile (burada yazılması ayıp olan) bir hareket yapmış.
“Kimdir bre bu densiz” diye hiddetle gürleyen padişah arkasını dönünce vezir ile göz göze gelmiş. Ve vezir ağır ağır konuşmuş: “Af buyurun padişahım, ben sizi hanım sultan sandım…”

İşte öyle bir özür ki, işlenen kabahatten büyük…

Nereden mi icap etti?

Son akademik kurulda, fakülte dekanına bir talep iletildi.

Acaba yaptığımız bilimsel araştırmaların istatistiksel hesaplarını yaptırabileceğimiz fakülte içinde bir birim kurabilir miyiz?

 Hanımlar beyler, bilimsel araştırma eğer sizinse, sorduğunuz sorunun yanıtı için  ya da kurduğunuz hipotezin sınanması için gereken çözüm yolunu biliyor olmalısınız. Araştırma size bu çözümün verilerini sunar ve siz de araştırma planınızdaki çözüm yoluyla verilerinizin istatistiksel analizlerini yaparsınız… İstatistik bir araçtır ve size pek çok seçenek sunar. Ne istediğinizi en iyi siz bilirsiniz, ikinci üçüncü şahıslar değil…

 Bu söz, yabancı dilde yayın yapmak isteyen akademisyenler için bir tercüme bürosu kurulması fikri gündeme geldiğinde de aklımdan geçmişti. Öyle ya, öğretim üyesi olmak için yabancı dil bilme koşulumuz var. Hatta alanı yabancı dil olanlarınki sayılmıyor da, ikincisi isteniyor.

Böylesi durumlar için bizim köyde söylenen “alternatif”  bir laf var.
El arabasıyla Erdeğe (tatile) gitmek… (yoksa girmek miydi tam çıkaramadım şimdi)

Benden istatistiksel analiz dersi alan ve alacak yüksek lisans öğrencilerine özellikle duyurulur…

Mezuniyet törenlerine katılmıyorum çünkü…

Sıklıkla sorulan ve herkesin kendince yanıtlar getirdiği ama bu durumda da yanlış anlaşılmalara neden olan bu konu, tekrar gündemde olması nedeniyle doğru biçimde yanıtlanmayı gerektiriyor.

 Evet, son yıllarda mezuniyet törenlerine katılmıyorum.

Çünkü geçmişte bu törenlerin benim için anlamı, birlikte öğretmen olmalarına katkı getirmeye çalıştığımız genç öğretmenleri yuvadan uğurlamak, onların öğretmenliklerine getirdiğimiz gerçek katkıyla gururlanmak ve onların mutluluğunu “haklı olarak” paylaşmak anlamı taşıyordu.

Bu, benim için kendimi ait hissettiğim bir öğretmenlik alanı varken, bir alanın öğretmeninin yetişmesinde payımın olduğuna inandığım son yıla dek sürdü ve “genel eğitim” alanında çalışmaya başladığım yıl bitti.

 Her alanda ahkâm kesmeye başladıktan sonra, (hatta düşündükçe acı acı gülümsediğim) Fransızca bilmeden Fransızca öğretmenine materyal hazırlatıp bunu değerlendirmek, Matematik öğretmeninin öğretmenlik uygulamasına gitmekle görevlendirilmek gibi “genel servis hizmeti” sunmaya başlayınca,   kimin nereye uğurlanacağı sorusu yanıtsız kaldı. Artık, bir öğretmenin yetişmesinde “akademik danışman” bile olabilmem mümkün değil. (Ders kaydı, kredi hesaplama gibi ıvır zıvır işleri yapmayı akademik danışmanlıktan saymıyorum, bunun anlamı, son akademik danışmanlığını yaptığım  BENİM sınıfımdan şu anda Yabancı Diller Yüksek Okulunda görevli öğretim elemanı sayısıdır)

 Bu düşüncelerle,  yaralara tuz basmaktansa, mezuniyet törenlere katılmamayı tercih ediyorum.

OÖAÖ TYL EK SINAV SONUÇLARI

Ortaöğretim Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans Programında verdiğim PROGRAM GELİŞTİRME ve ÖĞRETİM Dersinin 14 Haziran 2010 günü saat 16.00′da yapılan EK sınavının puan ve yanıtlarına aşağıdaki kısayollardan ulaşabilrisiniz.

Sınav sonuçları ve sınav evrakı ilgili enstitüye gönderildiğinden, her türlü itiraz ve başvuruyu Enstitü Müdürlüğüne yapmanız gerekmektedir.   Eğer yapılacaksa, bir dahaki ek sınavın tarihinin dersi veren öğretim elemanlarınca belirlenmesi söz konusu DEĞİLDİR.

SINAV PUANLARI  

 SORULARIN BEKLENEN YANITLARI 

Güzel Sözler…

BU KONUYU DA KAPATIYORUM…

Günümüzde, insana yatırım yapmak, geleceğini güvence altına almak, sağlıklı, çağdaş ve insana yakışır bir toplum ile varlığını sürdürmek isteyen ulusların öncelikli amacıdır. Bu amacı gerçekleştirmenin en önemli ve en işlevsel aracı da ulusların eğitim sistemleridir. Öğretim programları, fiziksel olanaklar, eğitim yönetimi gibi, eğitim sistemlerinin niteliğini belirleyen değişkenlerin en önemlisi, kuşkusuz, öğretmenlerin niteliğidir. Bu durum, öğretmen yetiştirme sürecinin özenle ele alınmasını gerektirmektedir. Yaşı bir asra yaklaşan Cumhuriyetimizde, günlük politik çekişmelerin üzerinde, ülkenin gereksinimleri göz önüne alınarak, eğitim bilimlerinin verileri üzerinde temellenen bir öğretmen yetiştirme politikamız ne yazık ki olamamıştır. Avrupa ülkeleriyle kıyasladığımızda, bir dünya savaşının fiziksel yıkımını yaşamamış olmamıza ve dünyanın olanaklarını cömertçe sunduğu en güzel coğrafyasına sahip olmamıza rağmen, bulunduğumuz gelişmişlik düzeyinin açıklaması budur.  

 Bugün, eğitim sisteminin niteliğinin en önemli belirleyicisi olan öğretmen yetiştirme üzerinde, benzer örnekleri geçmişte de görülen, değişik uygulamalar yapılmaktadır.

Bunlardan sonuncusu,  asıl görevi bilim insanı yetiştirmek olan Fen Edebiyat Fakültelerinde, bu fakülteleri cazibe merkezi haline getirmek, başvuran öğrenci sayısını arttırarak daha nitelikli öğrenci seçebilmek ve böylelikle bu fakültelerin bekasını sağlayabilmek gibi öğretmen eğitimiyle ilgisi olmayan gerekçelerle, bu fakülte öğrencilerine, öğrenimleri esnasında bazı öğretim bilgisi derslerini aldırılarak, öğretmenlik sertifikası verme uygulamasıdır. 

 Ne yazık ki bu uygulamanın, öğretmen yetiştirmeye bir çeşitlilik katarak, seçenekleri ve dolayısıyla niteliği artırma gibi olumlu ve kabul edilebilir bir yanı bulunmamaktadır.

Çünkü:

Ülkede, mevcut öğretmen yetiştirme sistemine ek olarak öğretmen yetiştirmeyi gerektirecek bir öğretmen gereksinimi yoktur. Üstelik her geçen gün asıl görevi öğretmen yetiştirme olan eğitim fakültelerinin, atanamayan mezunları yığılmakta, her yıl öğretmen atamalarında Kamu Personeli Seçme Sınavına giren ve atanabilen öğretmen sayıları da bu konunun somut kanıtı olarak gözler önünde durmaktadır. [Geçen yılın verilerine göre, bazı alanlarda başvurup atanabilen (ve atanmayan) öğretmen yüzdeleri: Biyoloji %15.73, (Atanmayan %84,26)  Coğrafya  %12,33  (Atanmayan %87,67)  Felsefe  %17,06  (Atanmayan %82,94)  Kimya  %2,68  (Atanmayan % 97,32)  Tarih  % 23,79  (Atanmayan % 76,21)  Matematik  %21,37 (Atanmayan %78,63)  Türk Dili ve Edebiyatı %11,06  (Atanmayan %88,94)]

Öğretmenlik bir özveri mesleği olmasının yanı sıra aynı zamanda bir değerler ve tutumlar mesleğidir. Bu mesleği, seven, isteyen ve mesleğe gönül vermiş kişilerin yapması gerekir. Ancak bu uygulama içinde, Fen Edebiyat Fakültelerine başvuran öğrenciler, fakültenin öz görevi nedeniyle, öğretmen olmak için başvurmamakta,  Fakülteye başvururken belirledikleri amaçlarını gerçekleşmezlerse, “hiç olmazsa” öğretmen olabilmektedirler. Bu durum da, öğretmenlik gibi önemli bir mesleği sıradan bir sertifikasyon becerisi haline getirmektedir. Öğrenci seçimiyle ilgili bir başka önemli ayrıntı da, Eğitim Fakültelerine giriş puanları ile Fen Edebiyat Fakültelerine giriş puanları arasındaki ortalama 25 puanlık farkın olmasıdır. Bir yüzdelik dilimdeki öğrenci sayısı göz önüne alındığında, öğretmen yetiştirme kaynağındaki iki fakülte arası nitelik farkı, belirgin biçimde görülecektir.

Fen Edebiyat Fakültesinde öğretmen eğitimi, normal sınıf koşullarında değil, hafta sonları, gruplar birleştirilerek amfi ortamında, uygulamadan uzak ve uzmanlık alanı (aldığı eğitim)  eğitim bilimleri olmayan öğretim üyelerince verilmektedir. Türk Eğitim sisteminin muzdarip olduğu, bir türlü aşamadığı önemli bir engel de, yöntembilimin (öğretim yöntemlerinin) uygulamaya aktarılamaması, bir öğretmenin “dersini anlatmasının” öğretimin değişmeyen tek yolu olduğu algısının iyice yerleşmiş olmasıdır. Eğitim Fakültelerinde bile görülen bu yanlış algının düzeltilememesinin en önemli nedeni, kişilerin söylenenlerden çok gördüklerini öğrenmeleri ve içselleştirmeleridir. Fen Edebiyat Fakültelerinde, öğretim bilgisi derslerini, uzmanlık alanı eğitimbilimleri olmayan öğretim üyelerinin, kalabalık gruplara vermesi, bir yandan “deneyimle edinilmiş becerinin” biçimsel öğretimle kazanılan ve belgelenen “yeterliğin” önüne konması anlamına gelirken, diğer yandan öğretimin sadece anlatımdan ibaret olduğu algısını pekiştirmektedir.

Sonuç olarak bu haliyle bu uygulama, herhangi bir gereksinime yanıt vermek ya da bir soruna çözüm getirmekten çok, kısa vadeli değişik amaçların gerçekleştirilmesine yönelik görünmektedir. Bugün, iş bulma kaygısıyla, plansız adımların olumsuz sonuçlarına sessiz kalmak zorunda kalan Fen Edebiyat Fakültelerindeki öğrenciler ve bu öğrencilerin yakınları, gelecekte daha farklı bedeller ödemek zorunda kalabileceklerdir. Ancak bu işin vicdani ve hukuki sorumluluğu kuşkusuz bu politikaları belirleyip uygulayan yöneticilerindir. Onlar açısından işin güzel yanı,  bunları değerlendirecek toplumsal bilinç henüz oluşmamıştır. Bu da zaten tartışmakta olduğumuz bir “eğitim” sorunudur.

Eğitim Fakültelerinin yapılanmasındaki mevcut durum, sekiz yıllık temel eğitime geçişin bir gereksinim olarak ortaya çıkardığı, temel eğitim kademesi (ilköğretim birinci ve ikinci kademe)  öğretmenini yetiştirmeye yönelik 1997 yapılanmasının bir sonucudur. Bu haliyle (kişisel görüşümdür) Eğitim Fakültelerindeki Eğitim Bilimlerinin mevcut yapılanmasının ve yerine getirdiği işlevin, Sınıf Öğretmenliği dışındaki programlarda yeterli olmadığı ileri sürülebilir.  Özellikle, “Öğretim İlke ve Yöntemleri”, “Öğretim Teknolojileri ve Materyal Tasarımı”, “Sınıf Yönetimi” gibi derslerin, alanın öğretiminden ve alanın özelliklerinden bağımsız, her programda ortak amaç ve içerikle verilmesi,  ”Güzel Sanatlar”, “Beden Eğitimi ve Spor”, “Yabancı Diller” gibi programlarda bu dersleri önemsizleştirmekte ve sıradanlaştırmaktadır. Örneğin Yabancı Dil öğretimini (çoğu kez de [benim yaşadığım gibi]  yabancı dili) bilmeden, o dilin öğretiminde kullanılacak materyalin dersini vermek ve o dilde hazırlanmış bir materyali değerlendirmek durumunda kalmak, olağan karşılanabilecek hatta kabullenilebilecek bir durum değildir. Benzer biçimde, bir Güzel Sanatlar Programında, amaç örnekleri verirken, konu ile ilgili örnekler verememek, dersini laboratuarda yürütecek Bilgisayar Öğretmenine ya da sahada, salonda yürütecek Beden Eğitimi ve Spor öğretmenine, Türkçe öğretmeni ile birlikte aynı içerikte “sınıf yönetimi” dersi vermek, yapılan işin içini boşaltmaktadır. Bu uygulamalar bir yandan, öğretim ilkelerinden söz ederken, diğer yandan bu ilkelere aykırı davranışlar sergilemek gibi, öğrenenler üzerinde ciddi olumsuz etkilere neden olan sonuçlar doğurmakta, daha da kötüsü, bunlar eğitimin tüm alanlarına genellenmektedir. Bir alanın öğretimi söz konusu olduğunda, alan öğretimine yeterince katkı sağlayamadığı bilinen Eğitim Fakültelerinin bu durumu göz önüne alındığında, ülkenin “eğitim bilimlerinin alan öğretiminde uzmanlaştığı“  ortaöğretim Alan Öğretmeni yetiştirecek bir kurumunun olmadığı görülmektedir.  Böylesi bir durumda Fen Edebiyat Fakültelerinin, Ortaöğretim Alan Öğretmeni yetiştirme gibi bir görev üstlenmeleri olağan karşılanabilir. Pek çok ülkede buna benzer uygulamalar da vardır. Ancak, bu uygulama ÖĞRETMENLİĞİN BİR OLTA İĞNESİNE TAKILMIŞ SOLUCAN YERİNE KONMADIĞI bir bağlamda, ALANI BİLEN EĞİTİMCİLER tarafından,  EĞİTİM BİLİMLERİNİN VERİLERİNE DAYANDIRILARAK, gerekli İDARİ VE FİZİKSEL YAPILANMA GERÇEKLEŞTİRİLDİKTEN SONRA ve en önemlisi GERÇEKTEN ÜLKENİN GEREKSİNİM DUYDUĞU ALAN ÖĞRETMENİNİ YETİŞTİRME NİYET VE MAKSAYDIYLA yapıldığında ANLAMLIDIR.   

BU YAZI İLE BİRLİKTE OKUNMASI GEREKEN DİĞER YAZILARIM

Fen Edebiyat Fakültelerine Pedagojik Formasyon (Bireysel Yorumlar)

Uzlaşmaya Karşı Görüşüm

Eğitim Şart – I

Eğitim Şart – II

Sorular

Yöntem? Teknik? Eğitim? Bilim?

Malum Konu…

Eyitim Şart :-)

Howard Gardner çoklu zeka boyutlarını tanımlarken, ülkemin insanını tanıyor olsaydı TİCARİ ZEKA diye bir zeka boyutu tanımlardı muhtemelen…

Ama Gardner’ın ölçütlerine göre eğer yetiniz bir sorunu çözüyorsa, bir işin daha iyi yapılmasına olanak sağlıyorsa ya da o kütürde, o toplumda değeri olan bir şey üretiyorsa, o zaman zeka boyutu olarak ele alınabilir.

 Aziz Nesin’e gönderme yaparak insanların canını sıkmak istemiyorum ama bu esnaf kardeşimiz bundan medet umuyorsa  ve yarar sağlıyorsa (muhtemelen de sağlıyordur),  insanımızın günlük yaşamdaki tercihlerinde göz önüne aldıklarının bir yansımasıdır bu. Biraz daha tepeden bakarsak büyük resme, toplumsal kurum eğitimin,  işlevlerini ne kadar yerine getirebildiğinin de göstergesidir bu.

 ”Bu hadisenin bu sayfada işi ne?” diye soran olursa, öğretmen adaylarının işlerinin ne denli zor olduğunun da bir işaretidir bu.  

Sizin sınıfta yaptıklarınızın bir o kadarını da evlerde televizyonlar yapıyor. Ama istikametler birazcık farklı… 

   

Sağdaki ikinci resim de bir açıklamayla birlikte sizlerden gelen bir katkı. Diyor ki gönderen:  Gardner claims that his view of intelligences is culture-free and avoids the conceptual narrowness usually associated with traditional models of intelligence. ( Kendi iddiası bu şekilde ama size kesinlikle katılıyorum hocam. ) Bu resim de benden olsun ; repertuarımdan çıkardım ; sizin resmi görünce aklıma geldi.  Aynı şeyleri söylüyoruz.  Belli bir kültürle sınırlamıyor. O kültürde değeri olan birşey, bu kültürde değersiz olsa da yine zeka pırıltısı sayılır.

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil…

Bu da ”muzu bala banıp yapılan konuşmalar”  kategorisindeki yazılardan biri. Bir şeyleri değiştiremeyen ama buna sessiz kalmayı da kendine yediremeyen bir ruh halinin tezahürü…

Final haftası gözetmenliklerimde, dersini verdiğim için, uygulamasının gözlemini yaptığım, “planlanmasını” ve “puanlanmasını” bilemediğim sınavların birisinde, aslı muhatabına söylenemeyen (söylense de yanıtı belli,  ”sana ne, bu benim işim“)  ve dahi zihnimde uçuşan düşüncelerdir. Ama önce olayın yaşandığı bağlamı  bilmek lazım…

Sınav 25 soruluk çoktan seçmeli objektif testtir. Sınav formunda yönerge ve benzeri bir bilgi olmadığı için, gözetmen ders sorumlusuna sormuştur  “Ne kadar süre vereceğiz?” diye ve (dersin hocasıyla sınav olacak öğrenciler arasındaki) kısa bir pazarlığın ardından sürenin 25-30 dakika olması oracıkta kararlaştırılmıştır.  Gerçi son öğrenci 15′nci dakikada vermiştir kağıdı ama 25 soru için 20-25 dakika makul bir süredir.  Fakat bu testte ayrı bir  cevap formu yoktur, öğrenciler doğru seçeneği, arkalı önlü bir yapraktan oluşan soru kağıdına işaretleyeceklerdir. Kimisi tamamıyla seçeneği yuvarlak içine alarak, kimi seçeneği başındaki harfi karalayarak kimisi de yanlış olduğunu düşündükleri seçenekleri çizip ortada doğru olduğuna inandıkları seçeneği bırakarak. Aralarında azami 40 cm mesafe olan ve soru grubu olmadığı için yanındakiyle aynı tür kağıdı yanıtlayan öğrencilerin “şeytana uyma” olasılıklarının olup olmadığı, muhtemelen  sınav sorumlusunca düşünülmüştür…

Ben ölçme dersi veriyorum. Öğretim sürecinin bir maliyetinin olduğunu (zaman, para, emek gibi) bu sürecin sonunda bazı şeyler olmamışsa, “ne yapalım bir dahaki sefere olur” deyip geçiştirilemeyeceğini anlatıyorum. İstediklerimizin ne kadarı oldu, ne kadarı olmadı? Olmayanlar neden olmadı? gibi soruların yanıtları bilinmezse, “Olması için neler yapılmalı?” sorusunu sormanın   anlamının bile  olamayacağını söylüyorum… (Tabii sürecin maliyetini “israf” olarak sineye çekecek   ”müsriflerden” değilsek. )

Ben ölçme dersi veriyorum, bu işin bir de “adalet”, “hakkaniyet”, “kul hakkı” boyutunun olduğunu anlatıyorum. Adalet tecelli etmezse, hem bu tür olumsuzluklar diğer davranışlara genellenir, hem de kişiler adalet duygusunu kendi başlarına kendi bildiklerince tecelli ettirmeye kalkışırlar diyorum.  Bunun önemli bir “öğretmen yeterliği” olduğunu göstermeye çalışıyorum. [Bu arada, bir elin tek bir parmağı kadar sayıda "adalet duygusu" incitilmiş talebemden (bu da değerler sistemimizin mevcut durumuna ilişkin  ilginç bir saptamadır, boş geçmeyelim hanımlar, beyler) kopya çekilen sınavlardan rahatsız olunduğuna dair tepki alıyorum. ] 

Ben ölçme dersi veriyorum. Ölçmeyi,  her neyi ölçmek istiyorsanız onu başka şeylerle karıştırmadan ve olabildiğince az hatalı   olarak gerçekleştirdiğinizde, ölçme işlevini yerine getirmiş olur diyorum. Hata tipi, hata kaynağı anlatıyorum, somut örnekler vererek.  

Sonra  şu kritik soruları soruyorum kendime.

Sen “öğrenme” dersi verirken, çocuklara, “İNSANLAR YAPILANI, SÖYLENENDEN DAHA KALICI VE ÇABUK ÖĞRENİRLER” demiyor musun? diye soruyorum kendime.  Bu sorunun yanıtını bildiğim için verebiliyorum. Evet, öyle…

Ama ikinci sorunun yanıtını bilemiyorum. Acaba böylesi sınavlar olan ve dahi benden ölçme dersi almış örtmen adayları, bu tarz yaşantılarla karşılaştıklarında ve benim konuştuklarımı düşündüklerinde, “anlat anlat hoca harbiden heyecanlı oluyor, eğer dediklerin aklı başında ipe sapa gelir konular olsa, sınav yapanlar dediklerini de  yaparlar, yapılmadığına göre demek ki bunlar sen ders verebilesin diye, sınavda sorasın diye birilerince uydurulmuş birer ütopya” mı diyorlar?

 Bu sorunun olası yanıtlarından birisi, kendi içinde başka bir soruyu da gizliyor. Hadi göstermekten çekinmediğimiz içimizde saklamayalım ve ifşa edelim o soruyu da.

SAHİ, BEN BU DERSİ HEM DE BURADA NEDEN VERİYORUM?

EKLEME: Bu yazımın ardından 3 talebe düşüncelerini e-postayla benimle paylaşmıştır. “Quality is better than quantity” söylemine inanan birisi olarak, sayıyı azımsamıyor, bundan mutluluk duyduğumu belirtiyorum.

"DABÜLÜ" nedir?

“DABÜLÜ”, tüm özelliklerini kaybetmekte olan bir ulusun, çağdaşlaşma adına her şeyini, (değerlerini, dilini, kültürünü, malını ve bunlar olmayınca da son aşama olarak ülkesini) yitirme yolunda THE MARMARA ile başladığı yolda, basın ve yayın kuruluşlarının da katkısıyla ulaştığı önemli bir basamağın göstergesidir.

 Komik değil ağlanılası bir olaydır. Her kademedeki öğrenciye, Türkçeyi doğru ve etkili kullanma becerisini kazandırmayı, alanı ne olursa osun tüm öğretmenlerine görev addeden Milli Eğitim Sisteminin işlevini ne derece yerine getirebildiğinin kanıtıdır.

 Olay aslında basit bir adres kodlamadan kaynaklanır.  Gönderici telefonla adres sorar. Santraldeki kişi  “Hürriyet Medya Towers” diye yanıtlar. Karşıdaki “TOWERS” sözcüğünü bilmediği için anlayamaz ve santral da harf harf kodlar. Trabzon,  Ordu….    Ve zarfın üzeri de işte böyle yazılır…

Gülelim diye paylaşmadığımı bilin lütfen…   Öğretmen adayları omuzlarındaki sorumluluğun ağırlığını biraz daha hissetsinler diye yazdım.  (Sözcük seçimiyle doğrudan ilgisi yok biliyorum ama yeri gelmişken lafımı da esirgemeyeyim) özellikle e-posta veya cep telefonu mesajı yazarken “dilimizin validesini haremlerine dahil edenler…”

Internet aleminde dolaşan resmi bana ulaştıran Onur’a teşekkürler…

Bir "Talebe"den Paylaşım…

Sevgili Nesime, Moodle üzerinden, birlikte ders aldığı arkadaşlarıyla bir mesajını paylaşmak istemişti. Ama sabırsızlıkla Moodle’ı yayından kaldırmak isteyen “ben”, bu davranışımla   paylaşıma engel oldum. Ama mesajı buradan paylaşıma açıyorum ve  Nesime’ye teşekkür ediyorum.

Eski bir Yunan mitine [hayali öyküsüne] göre, Thetis, bir oğlu olunca, oğlu Akhilleus’u [ya da diğer bir söyleyişle Aşil’i], silah işlemez kılmak, tehlikelerden korumak, ölümsüz kılmak için Ölüler Ülkesi’nin ırmağı Stiks’e daldırmıştır. Ancak, Thetis’in, oğlu Aşil’i topuğundan tutup suya batırması nedeniyle, Aşil’in topuğu büyülü suya değmemiş ve Aşil’in topuğu, vücudunun zayıf noktası olarak kalmıştır. Sonunda da, Aşil, bir savaşta, topuğuna saplanan bir ok yüzünden ölmüştür.

“Kaslar, kemiklere kiriş denen esnek olmayan sağlam şeritlerle bağlıdır. Bacağınızın alt kısmındaki kası ayağınızın arkasına bağlayan kiriş, egzersiz yaparken kolayca zedelenebilir. Bu kirişe bir Eski Yunan hikayesine dayanılarak Aşil kirişi adı verilmiştir. Güçlü bir kişinin zayıf noktasını belirtmek için de ‘Aşil topuğu’ deyimi kullanılır”.

Ölçme, sosyodavranışsal araştırmanın Aşil topuğudur yani, zayıf noktasıdır.” 1

 biçiminde ‘girişi’ yapılmış bir makaleye rastladım. Burada üzerinde durulan konu -bize biraz uzak olan- “akademik işler”de ölçme ile ilgili yaşanan sıkıntılardı fakat yine de bana çok tanıdık geldi. Malum, eğitim süreçlerinde yapılan ölçmelerin de ne halde olduğunu hepimiz yaşayarak gördük ve hala görüyoruz…

 1 Bademci, V. (2008). Araştırmalarda Ölçme ile İlgili Bazı Büyük Hataları Düzeltmek ve Eğitimde Yeniden Yapılanmayı Sürdürmek: Güvenirlik, Testlerin Bir Özelliği Değildir. Gazi Üniversitesi Endüstriyel Sanatlar Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı 22, 50-69.

19 Mayıs Kutlu Olsun…

Şampiyon BURSASPOR

Bursaspor’un Şampiyonluğunu Kutluyoruz…

 YILMAZ ÖZDİL’DEN BİR YAZI

Bursa’dayım. Bir kafede oturuyorum.
Fonda müzik var.
Candan Erçetin söylüyor:
“Kırık kalpler durağında… “

 ”Kimini yakıp geçen aşklar incitmiş, kimini yanlış kararlar yıkıp geçmiş, kimine yakın dostu ihanet etmiş, kimi hayatın sillesini yemiş… “ ”Sözleşmeden buluşuverir kırık kalpler, anlatılmaz ama ordadır bütün dertler, gönül kırgınlıkları, hayat haksızlıkları, kader yalnızlıkları çeken bütün kalpler… “ Bana sorarsanız… Bursaspor’u anlatıyor. 

Ömer Erdoğan… Galatasaray’dan gönderildi.
Mustafa Keçeli…  Trabzon’dan gönderildi.
Ali Tandoğan…  Beşiktaş’tan gönderildi.
Turgay Bahadır…  Kayseri’den gönderildi.
Tuna Üzümcü…  Beşiktaş’tan gönderildi.
Hüseyin Cimşir…  Trabzon’dan gönderildi.
Zapotocny…  Beşiktaş’tan gönderildi.
Ertuğrul Sağlam… Beşiktaş’a yaranamadı.
Oynarken de gönderildi.  Hocayken de. 

“Kırık kalpler durağı”dır Bursa… Tıpkı şarkıdaki gibi, gönül “kırgınlığı”, hayat “haksızlığı”, kader “yalnızlığı” çekenlerin, “sözleşmeden buluşuverdiği” adrestir, Bursa… “Kimini yanlış kararlar yıkıp geçmiş, kimine yakın dostu ihanet etmiş, kimi hayatın sillesini yemiş… “ Taaa üç ay önce Fanatik’te yazmıştım bu yazıyı. 

Bizans basını “ırkçı, faşist, katil” diye damgalıyor, sadece takımıyla değil, çoluğuyla çocuğuyla koskoca bir şehir “kırık kalpler durağı” haline getiriliyordu… Ve herkes, “Sen İzmirlisin, Göztepelisin, sana ne Bursa’dan?” diye merak ediyordu. 

O günlerde, Bursa’yı daha çok hedef haline getirmemek için elim gitmemişti… Bugün yazıyorum.

Sadece 5′inci büyük değildir… “İlk”tir.

17 defa Şükrü Saracoğlu.
17 defa Ali Sami Yen.
13 defa İnönü.
6 defa Avni Aker. Hangi renklere gönül verirsen ver…
Türkiye’nin ortak şampiyonudur Bursa.
Çünkü, Cumhuriyet tarihimizde ilk kez “Atatürk” Stadı’nda kaldırılıyor kupa!

Yılmaz Özdil/Hürriyet

       

Mavi Liman

Sırası Gelince

acının vergisini verdik, gülün haracını ödedik
hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra
sen ki eyvan ağıtlarda
sürekli ve ahşap bir gülümseme gibi durdun
gözlerin bozkırdan devşirme
yolların bozgundan derlenmiş
karanlık yolcusu turnaların ve kurdun
ey hüzünlere reâyâ olan derviş
acının vergisini verdin, gülün haracını ödedin
hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra
tarlalarla uzar gider al kısrak
gökçe çiçek tozar durur sılalarla
oysa ölüm, bir uçtan bir uca
bir uzun kervansaraydır ki
savrulur günü saati gelince
yıkılır yırtıla yırtıla

                                        Hilmi Yavuz

Kutlu olsun…

                           

                                     ve Oğluşumun ANNESİNE ve ANNEME…

Kabul edenler, etmeyenler, kabul edilmiştir… Hayırlı Olsun…

PRAGMATİK BİR ÖNERİ: ALES’e girin, KPDS’ye ve  ÜDS’ye girin, ilgili vakıflarla ilişkilerinizi güçlendirin, gazete ilanlarını dikkatle takip edin. KPSS olmazsa bir seçenek olsun. Ciddiyim…

Kanun No. 5981    Kabul Tarihi: 15/4/2010

MADDE 1 – 28/3/1983 tarihli ve 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununa aşağıdaki ek maddeler eklenmiştir.

“Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi

EK MADDE 119 – İstanbul’da Fatih Sultan Mehmet Han, Sinan Ağa Bin Abdurrahman, Nurbanu Valide Sultan, Hatice Sultan ve Hacı Abdülaziz Ağa Mazbut Vakıfları adına Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.

Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;

a) Mühendislik-Mimarlık Fakültesinden,

b) Edebiyat Fakültesinden,

c) Güzel Sanatlar Fakültesinden,

ç) Güzel Sanatlar Meslek Yüksekokulundan,

d) Mühendislik ve Fen Bilimleri Enstitüsünden,

e) Sosyal Bilimler Enstitüsünden,

f) Güzel Sanatlar Enstitüsünden,

g) Medeniyetler İttifakı Enstitüsünden,   oluşur.

İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi

EK MADDE 120 – İstanbul’da Türkiye Diyanet Vakfı tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.

Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;

a) Edebiyat Fakültesinden,

b) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden,

c) Eğitim Fakültesinden,

ç) Sağlık Bilimleri Fakültesinden,

d) Yabancı Diller Yüksekokulundan,

e) Sosyal Bilimler Enstitüsünden,

f) Sağlık Bilimleri Enstitüsünden,    oluşur.

Süleyman Şah Üniversitesi

EK MADDE 121 – İstanbul’da Sistem Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Süleyman Şah Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.

Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;

a) İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinden,

b) Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesinden,

c) İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesinden,

ç) Fen Bilimleri Enstitüsünden,

d) Sosyal Bilimler Enstitüsünden,  oluşur.

Canik Başarı Üniversitesi

EK MADDE 122 – Samsun’da Başarı Eğitim Kültür ve Sağlık Vakfı ile Tanrıverdi Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Vakfı tarafından müştereken 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Canik Başarı Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.

Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;

a) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden,

b) Mimarlık ve Mühendislik Fakültesinden,

c) Fen-Edebiyat Fakültesinden,

ç) Eğitim Fakültesinden,

d) Fen Bilimleri Enstitüsünden,

e) Sosyal Bilimler Enstitüsünden,  oluşur.

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi

EK MADDE 123 – İstanbul’da İlim Yayma Vakfı tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.

Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;

a) İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinden,

b) Eğitim Fakültesinden,

c) İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesinden,

ç) Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesinden,

d) Yabancı Diller Yüksekokulundan,

e) Sosyal Bilimler Enstitüsünden

f) Fen Bilimleri Enstitüsünden,   oluşur.

Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi

EK MADDE 124 – İstanbul’da Bezm-i Alem Valide Sultan, Silahtar Abdullah Ağa ve Abdülhamit Sani mazbut vakıfları adına Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.

Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;

a) Tıp Fakültesinden,

b) Diş Hekimliği Fakültesinden,

c) Eczacılık Fakültesinden,

ç) Sağlık Bilimleri Fakültesinden,

d) Eğitim Fakültesinden,

e) Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulundan,

f) Sağlık Bilimleri Enstitüsünden,

g) Adli Bilimler Enstitüsünden,

ğ) Eğitim Bilimleri Enstitüsünden,  oluşur.”

GEÇİCİ MADDE 1 – Bezm-i Alem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi faaliyetlerini, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç altıncı ayın sonuna kadar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önceki statüsü ile devam ettirir.

Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce Vakıflar Genel Müdürlüğünün kadrosunda olup söz konusu Hastanede çalışan personelin statüsü, en geç birinci fıkradaki sürenin sonuna kadar korunur. Bunlardan;

a) Akademik unvana sahip olanlar ile tıpta uzmanlık öğrenimi görenlerin, talepleri halinde birinci fıkrada belirtilen sürenin sonuna kadar ilgili mevzuat hükümlerine göre söz konusu Üniversiteye ataması yapılabilir.

b) Tıpta uzmanlık öğrencisi olmayan ve akademik unvana sahip bulunmayan diğer personel, talepleri halinde birinci fıkrada belirtilen sürenin sonuna kadar, söz konusu Üniversite ile 4857 sayılı İş Kanunu hükümlerine göre sözleşme imzalayarak istihdam edilebilir.

c) Sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri ile yardımcı hizmetler sınıfındaki personel, söz konusu Üniversitede istihdam edilmek istemedikleri ya da ataması yapılarak veya sözleşme imzalanarak anılan Üniversitede istihdam edilmedikleri takdirde, kazanılmış hak aylık derecelerine uygun olarak Sağlık Bakanlığına, diğer personel ise Vakıflar Genel Müdürlüğünce merkez ve taşra teşkilatında ihtiyaç bulunan birimlere naklen atanırlar.

Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) sayılı cetvelin Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait bölümünde yer alan ve söz konusu Hastaneye tahsis edilmiş kadrolarda bulunan personelden, söz konusu Üniversitede çalışmak isteyenlere ait kadrolar ile boş bulunan kadrolar ve Baştabip, Baştabip Yardımcısı, Klinik Şefi, Klinik Şef Yardımcısı, Hastane Müdürü, Hastane Müdür Yardımcısı, Sivil Savunma Uzmanı ve Saymanlık Müdürü kadroları, birinci fıkrada belirtilen sürenin sonunda iptal edilerek kadro cetvellerinden çıkarılmış sayılır. Bu tarihten itibaren, ikinci fıkranın (a) ve (b) bentleri saklı kalmak kaydıyla, bu fıkrada unvanları sayılan personel, en geç bir ay içinde kazanılmış hak aylık derecelerine uygun kadrolara atanmak üzere; dolu kadrolarda bulunan sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri ile yardımcı hizmetler sınıfındaki personel ise bulundukları kadroları ile birlikte Sağlık Bakanlığına devredilir. Devredilen kadrolar 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) sayılı cetvelin Sağlık Bakanlığına ait bölümüne eklenmiş sayılır.

Üçüncü fıkrada unvanları sayılan personel, kadrolarının iptal edildiği tarih ile atama işlemleri yapılıncaya kadar geçen sürede durumlarına uygun işlerde görevlendirilirler. Bu süre içerisinde ilgililer, 5737 sayılı Vakıflar Kanununun 67 nci maddesinin son fıkrasında öngörülen fazla çalışma ücreti ve 5737 sayılı Kanunun 72 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan ödeme ile nöbet ücreti hariç olmak üzere, eski kadrolarına bağlı olarak en son ayda almakta oldukları aylık, ek gösterge, her türlü zam ve tazminatlarıyla diğer mali haklarından ve görevlendirildikleri yerlerdeki fiilen görev yaptıkları emsali kadroya ilişkin döner sermaye ödemesinden yararlanır. Bu personelin Vakıflar Genel Müdürlüğündeki önceki kadrolarına bağlı olarak, 5737 sayılı Kanunun 67 nci maddesinin son fıkrasında öngörülen fazla çalışma ücreti ve 5737 sayılı Kanunun 72 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan ödeme ile nöbet ücreti hariç olmak üzere, en son ayda almakta oldukları aylık, ek gösterge, her türlü zam ve tazminatlar ile diğer mali hakları toplam net tutarının, atandıkları yeni kadroların, nöbet ücreti ve döner sermayeden yapılan ek ödeme hariç olmak üzere, aylık, ek gösterge, her türlü zam ve tazminatlar ile diğer her türlü mali hakları toplam net tutarından fazla olması halinde, aradaki fark tutarı, atandıkları kadrolarda kaldıkları sürece, farklılık giderilinceye kadar herhangi bir vergi ve kesintiye tabi tutulmaksızın ayrıca tazminat olarak ödenir.

Bu maddenin uygulanmasında ortaya çıkabilecek tereddütleri gidermeye ve uygulama esaslarını belirlemeye Başbakanlık yetkilidir.

MADDE 2 – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 3 – Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

Güzel Sözler…

Arkandan gelenleri sakın küçümseme, sen önündekilerin en arkasındasın.

 Eskisi gibi düşünüyorsan, eski yanlışların yolunu gözlüyorsun demektir.

 Kendine duyduğun saygı, insana duyduğun saygıdan kendi payına düşendir.

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil ….

Yanlış bulduğum bazı şeyleri düzeltmediğimin farkındayım.  Düzeltemesem de, kabullenmediğimi bu köşeden herkese ilan ediyor, kendimce bir iş yapmış oluyorum. Göz göre göre devletin üniversitesinde, usulüne uygun olmayan yollar izlenerek  öğretmenlik sertifikası verildiğini resmi dilekçelerle ilgili yerlere aktardıktan sonra yaşadıklarımın ardından, buradan seslenmenin “kişisel sorumluluğu yerine getirmenin” ötesine geçmeyeceğini biliyorum…

Bir yıl oluyor neredeyse. Türkçe cümlelerin çözümlenmesinde sorunlu bir ögenin varlığını derslerimde ilgililerle paylaşmıştım. Sonra bilimsel bir platformda bildiri olarak sundum. Bilimsel bir platformda alan uzmanları tarafından tartışılmaya değer bulunduğu için de Türk Dil Kurumuna yazdım. Aradan bir yıl geçmesine rağmen kimsenin umurunda bile olmadı.

Beklentim şuydu… Ya  birileri çıkıp bana “sen kim oluyorsun da, dilimizin dilbilgisi kurallarını tartışmaya açıyorsun” diye hesap soracaktı, ya da “hakikaten şunu bir sorgulayalım, Türk Dil Kurumu bile cümle çözümlemesinde sözkonusu ögeye istediği adı verebilmek için cümle yapısına müdahale etmek zorunda kaldığına göre…” diyecekti.

İkisi de olmadı. Ve “bu mevzuu da, muzu bala banıp yapılan konuşmalar” kategoriside yerini aldı…

Konuyu merak edenler için bildiri metni BURADA…

23 Nisan

Tabii ki bu noktada, onları  ne pahasına olursa olsun “kopya çekmeyen”, her koşulda ”doğruyu söyleyen”, “zamana uyan” , “bedel ödemeden kestirme yollardan iş bitirmeye kalkışmayan”, “saygı ve sevgiyi bilen”, “ülkesini ve milletini seven”   DEĞER SAHİBİ BİREYLER OLARAK YETİŞTİRECEK  SİZ ÖĞRETMENLERE DE ÖNEMLİ GÖREVLER DÜŞÜYOR.

Vefa Lisesi Muallimi Ahmet Rıfkı

Yıl 1915.  Çanakkale‘de kızılca kıyametin koptuğu günler. Aylardan Mayıs. Vefa Lisesi Fransızca Muallimi Ahmet Rıfkı her günkü gibi mektepten içeri girer.. Koridorlarda sessizlik hakimdir.. İlk dersi birinci sınıfadır ve aynı suskunluk o sınıfta da vardır.. Talebeler başlarını önlerine eğmişler öylece sıralarında oturuyorlardı…
Selâm verir Ahmet Rıfkı, ama çocuklar selâma bile karşılık vermezler!. Ahmet Rıfkı iyice şaşırmıştır..
Arka sıralarda oturanlardan biri ayağa kalkarak; “Hocam, mahallemizde eli ayağı tutan abilerimiz Çanakkale’ye gönüllü gittiler ama siz hâlâ buradasınız!.. Biz de gitmek istiyoruz, fakat yaşımız tutmuyor, söyler misiniz bize, vatanımız elden giderse sizin verdiğiniz eğitim ne işe yarar?..”
Ahmet Rıfkı’nın konuşacak hâli yoktur!. Çocuklar elbette haklıdır ve o an kararını verir.. Kendisi de Çanakkale’ye gitmelidir, vatan için, Hakk ve Hakikat için düşmanla çarpışmalıdır..
Yaşlı gözlerle sınıftan çıkar ve mektebin idaresine dilekçesini verir.. Arkadaşlarıyla, talebeleriyle vedalaşır, evine gelir.. Ahmet Rıfkı‘nın hayattaki tek varlığı yaşlı annesi Ayşe Hanım‘dır ve Şehzadebaşı semtindeki evlerinde beraber oturmaktadırlar. . Durumu annesine anlatır, ondan hakkını helâl etmesini ister.. Ardından mahallenin bakkalı, gün görmüş bir zat olan Selâhattin Adil Efendiye uğrar ve şöyle der: “Selâhaddin Amca, Allahın izniyle vatanın bağrına saplanmış olan düşman hançerini çıkartmaya gidiyorum.. Senden isteğim, anamı iaşesiz bırakma!. Kısmetse dönüşte borcumu öderim!.”

Ahmet Rıfkı önce İstanbul‘da kısa bir eğitim görür sonra da Çanakkale-Düztepe‘deki birliğine bölük komutanı olarak gider..Çeşitli cephe ve siper savaşlarına katılır..Ve 19 Aralık 1915 günü şehid olur..

Ahmet Rıfkı‘nın şehitlik haberi kısa zamanda İstanbul’a ulaşır.. Annesi haberi alır, çok üzülmesine rağmen imanı bütün bir hanım olduğundan hadiseyi tevekkülle karşılar.. Aklına, veresiye yiyecek aldığı bakkal gelir.. Bakkala gider ve “Selâhaddin Efendi, oğlum Çanakkale’de şehid düştü.. Şehitlik künyesi, eşyaları ve ikramiyesi bir heyetle bu sabah bana ulaştırıldı.. Yedi aydır senden veresiye alırız, borcumuzu verelim de oğlum borçlu yatmasın” der..

Selâhaddin Efendi şöyle cevap verir; “Ayşe Hanım sen okuma yazma bilmezsin, okuma bilen bir yakınını getir de hesabı o çıkarsın”.. Bunun üzerine Ayşe Hanım, komşusunun kızı Gülşah‘la birlikte dükkâna gider.. Selâhaddin Adil Efendi, “Ahmet Rıfkı” bölümünü açarak veresiye defterini Gülşah‘ın önüne koyar!.
Kız, defteri incelerken birden hıçkırıklarla ağlamaya başlar.. Bu duruma Ayşe Hanım ve dükkândaki diğer müşteriler de şaşırmışlardır.. Gülşah‘ın yanına gelirler.. Gülşah, onlara veresiye defterindeki kırmızı harflerle yazılmış satırları gösterir.. Şöyle yazıyordur defterde;

“BU HESAP, AHMET RIFKI’NIN  KANIYLA ÖDENMİŞTİR, VESSELÂM!..”

 O ana kadar hiç konuşmayan bakkal Selâhaddin Efendi, yaşlı gözlerle şu sözleri söyler: “Ahmet Rıfkı, bu vatan uğruna canını feda etti.. Biz birkaç parça mal vermekten mi çekineceğiz?.

Katbekat helal olsun!..

Âlem-i berzahta inşaallah bizlere şefaatçi olur!..”

Selâhaddin Adil Efendi, asil bir insan, feraset sahibi bir esnaf ve iyi bir mümindi..

Allahü teâlâ Ahmet Rıfkı’ya ve tüm şehidlerimize rahmet etsin..

Kabirleri nurla dolsun..

Zaman, kimin haklı olduğunu gösterecektir. Eğer eğriyi doğruyu yargılayacak zihniyet kalırsa…

Bu konu da burada kapansın…

Güz yarıyılında bir derste, ders ile ve dersin konusu ile nasıl ilişkilendirildiyse, “benim kendi dersim için yaptığım sınav” dersin konusunu işgal ederek, “çağdaş eğitimde böyle saçma uygulamalar olmaz” sonucuna varıldıktan sonra, bir grup öğrenci, benden hesap sorar tarzda yaptığım işin açıklamasını istedi. Gereken yanıtı verdim.  Ama asıl yanıt verilmesi gereken kişi, çocuklara “gidin hakkınızı arayın” telkinlerinde bulunan öğretim üyesi  olduğu için ona da yazılı olarak bir açıklama yaptım.

Tam konu kapandı derken, bu kez benzer  olayı, başka bir öğretmenlik programında yaşayınca iş bu noktaya kadar geldi. (Hoş bu kez çocuklar, “kafamız karıştı” diye nezaketi elden bırakmadan kafalarındaki soru işaretlerini paylaştılar benimle ama, benim sınavlarımın ders konusu yapılma olayı yine aynı öğretim üyesinin bu kez verdiği başka bir derste olunca, bu açıklama şart oldu)

1-Ben çoktan seçmeli testleri çok seven bir kişi değilim. Çoğu kez olması gerektiği gibi hazırlanmadığı için, ya istenen düzeyde davranış ölçemiyor ya da öğrencinin zaten bildiği davranışlarla puan almasına yol açarak “ölçüyormuş” gibi görünüyor. Ama  NESNEL ölçüyor ve  (eğer sayı saymasını biliyorsanız)  SIFIR HATAYLA PUANLAMA  olanağı sunuyor.

2-İstenen davranışı istenen düzeyde ölçüp ölçemediği tartışması dışında iki ciddi eksiği daha var. Birincisi, şans başarısına çok açık, ikincisi de  kısmi öğrenmeleri hesaba katamıyor. Ancak şans başarısı için DÜZELTME FAKTÖRÜ seçeneği ve teorik şans faktörünü hesaplama seçeneği, KISMİ ÖĞRENME için de değişik madde puanlama seçenekleri var. Özellikle kısmi öğrenme sorununa çözüm önerileri  literatüre yeni girdiği için pek bilinmez, ancak her yerde ulu orta gezinen ders notlarımda bunların açıklamaları var, merak edenler bakabilir… 

3-Test tipi tartışmalarından önce asıl yapılması gereken tartışma, ölçmeyi ne derece doğru yaptığımızdır. Ortalaması 95′in üzerinde standart sapması 3 lerde gezinen sonuçlar, gerçek kazanımların yani mükemmel öğretme süreçlerinin değil, kişilerin ne derecede daha önceden edinmedikleri YENİ DAVRANIŞ kazandıklarının ya da kazanamadıklarının göstergesidir. Adamın, ayakkabı numarasının, boyunun, kalça genişliğinin, 100 metreyi koşmasının, dakikada okuduğu kelime sayısının, bir listeyi okuduktan sonra hafızasında saklayabildiği sözcük sayısının ve dahi ortaöğretmden yükseköğretime geçişte standart bir sınavda sergilediği performansının DAĞILIMI ortadayken, bizim öğretmelerimiz sonunda sergilediği yeni performansının bu denli yüksek olmasını biraz da nesnel biçimde ve insaf ölçülerinde ele aldığımızda ne demek istediğim anlaşılacaktır. Ben çocuklarımızı küçümsemiyorum, bu performansın GERÇEK OLMASINI ARZU EDİYORUM.

4-Bu tür tartışmaların odağında olma nedenimi  biliyor ve buna da bilerek izin veriyorum. 16.07.2006 tarih ve 26230 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ KREDİLİ ÖNLİSANS VE LİSANS ÖĞRETİM YÖNETMELİĞİ’nin 30’uncu maddesinin (e) fıkrasını açın okuyun bakalım ne yazıyor? Ardından da, Eğitim Bilimine Giriş derslerinde, Eğitim Hukuku verirken “yasa”,  “yönetmelik” hikâyesi anlatırken, sözünü ettiğimiz bağlayıcılığı olan hukuksal metinlere biz ne derece uyuyoruz acaba, onu sorgulayalım… Ardından neden bu tür tartışmaların malzemesi olduğumu göreceksiniz… Bu beni onurlandırır…

Bandura’yı seviyorum. Ama Maslow’un yerini kimse tutamaz…

Hocama yazdığım e-postayı aşağıya kopyalıyorum. Ve bu konuyu kapatıyorum.

Sevgili öğrenciler, benden ders almak zorunda değilsiniz.  Sevgili arkadaşlarım, sizler de en fazla bir yıl daha katlanacaksınız…

Sayın Hocam,
Tezsiz Yüksek Lisans Grubunda vermekte olduğum Program Geliştirme ve Öğretim Dersinin sınavı konsunda, sınıf içinde yaptığınız eleştiriler öncesinde doğru bilgilendirilmediğinizi sanıyorum.  Bu açıklamayı da eleştirilerinizden rahatsızlık duyduğum için değil, olayları sağduyuyla ve nesnellikle değerlendiren öğrencilerin gözünde algılanma biçiminize zarar verebileceği endişesiyle yapıyorum.  
Tartışılan konu, sınavdaki düzeltme faktörü meselesinin ötesinde, sınavın biçimi şeklindedir.  Sanılanın aksine, öğrenci merkezli eğitim, öğrencilere,  ”yoklama almamak”, “3-4 seçenekli test sormak” gibi hoş davranışlar sergilemek değil, öğrenme sürecinin karar ve sorumluluğuna onları da dahil etmektir.  Bu nedenle, arasınav öncesi, öğrencilere sınavın tipi konusunda, birisi 10 soruluk kısa cevabı gerektiren açık uçlu sorulardan oluşan bir test, diğeri de 40 soruluk çoktan seçmeli objektif test olmak üzere İKİ SEÇENEK sunulmuş, bu seçeneklere ilişkin lehte ve aleyhte tüm görüş ve düşünceler sınıfta tartışılmış ve sonuçta tercihler (yoklama çizelgesine imza karşılığı) yazılı olarak belirlenmiştir.
 Bazı öğrencilerin feryadının nedeni, aslında düzeltme faktörü değil, kendi tercihlerinden memnun olamama gibi bir tutarsızlıktır.
Çoktan seçmeli testler, “cevabı hazır” testler kategorisine girer ve bu tür testlerde öğrencinin sergilediği davranış öncelikle bir “seçme” davranışıdır. Başka bir ifadeyle, öğrenci süreçte hiçbir şey kazanmamış dahi olsa, sınavda sergileyeceği bir davranış vardır. Ancak, sağlıklı ölçme, öğrencinin süreçte kazandığı davranışları, başka davanışlarla karıştırmadan ölçebildiğiniz oranda gerçekleşir. Bu noktada, süreçte kazanılmış davranışları sergileyenleri, tesadüfi davranış sergileyenlerden ayırt edebilmek için, tesadüfi davranışları caydırmak [bana aktarıldığı kadarıyla], çok da “hak gaspı” sayılmamaktadır. Kaldı ki, bunun hesabının da bir ölçüsü vardır. Çoktan seçmeli bir testte herhangi bir seçeneğin hiç bir şey bilinmese dahi doğru olarak yanıtlanma olasılığı 100/seçenek sayısıdır. Yani, beş seçenekli bir test maddesinde, bir öğrencinin doğru yanıtı bulma olasılığı %20′dir. Bu nedenle, doğru seçenek dışında kalan (seçenek sayısının bir eksiği) kadar tesadüfi davranış bir sorunun bedeli olarak karşımıza çıkar. Ayrıca, çoktan seçmeli test tercihi, “puanlamada nesnelliğin” ve “çok sayıda sınav evrakının puanlanmasında makinelerle puanlama yapmanın” öneminin, ölçme hatalarından daha öncelikli olduğu bağlamlarda yapılır. (Ben de dahil olmak üzere, işimizi kolaylaştırmak için değil)  Ayrıca düzeltme faktörü konusunda belli sayıda yanlışın bir doğruyu geçersiz kıldığı uygulamanın dışında da yollar vardır ve (son olarak bu konuda Boğaziçi Eğitim Fakültesi Dekanı hocamdan aldığım üzerinde çalıştığım, bu sınav sonuçlarının verileri üzerinde uygulayacağım başka bilgi ve belgeler de vardır)
 Sonuç olarak, yapılan iş, hem mevzuata hem de bilimsel ölçütlere uygundur. Kuşkusuz bilimsel olduğunu iddia ettiğimiz konular da tartışmaya açıktır ancak doğru bilgilendirme olmadan yapılan yorumlar da doğru olmayan algılara yol açabilecektir.
 Saygıyla bilginize sunarım.

Sorular?

YANITLAYAMADIĞIM  SORULAR…

1-Eğitim bir BİLİM midir, BİLİMLER midir?

2-BİLİMLER ise, bunlar HANGİ BİLİMLERDİR?  Bunlar bir araya geldiklerinde, kendi adlarıyla anılan BİLİMLER olma özelliklerini korurlar mı, yoksa başka bilimlere mi dönüşürler?

3-Bir konuda KİTAP YAZMAK,  konu hakkında yetkin olma iddiasıdır. Acaba bu denli yetkin olanların ANLAŞAMADIĞI BİR KONUDA uygulayıcıların hali nice olur?

4-Daha işin ADINI KOYMADA BİR SORUN VAR GİBİ görünüyorsa, “daha ileriki aşamalarda neler vardır kim bilir?”  diye düşünülebilir mi? [Mesela, "yöntem", "teknik", "amaç", "hedef", "kazanım" gibi (amaçlanan anlam ile anlaşılan anlamı ortak  kılmak suretiyle) bilginin doğru paylaşımını  sağlayacak terminolojide de sorunlar olabilir mi?]

5-Acaba,  ÖĞRETMENLİK MESLEĞİNİN bu denli altının boşaltılmasında, yapılan işi  BİLİMSEL BİR TABANA OTURTAMAYAN eğitimcilerin bir payı mı vardır? 

Yoksa gerçekten EĞİTİM, EĞİTİMCİLERE BIRAKILAMAYACAK KADAR CİDDİ BİR İŞ midir?

Yöntem? Teknik? Eğitim? Bilim?

DEVAM EDİYORUZ:

Öğretim İlke ve Yöntemlerine ilişkin yazılı kaynaklara bakıldığında, öğretimin gerçekleştirilmesine yönelik uygulamaların adlandırılmasında bir terim birliğinin olmadığı görülmektedir. Bu konudaki en belirgin karmaşa, “yöntem” (ya da metod) ifadesi ile “teknik” ifadesinin kullanımında karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, öğretimi amaçlanan konunun, hedeflenen davranışlarla ilgili bir olay aracılığı ile öğrencilere sunularak,  öğrencilerin, söz konusu olay üzerinde tartışarak, kişisel değerlendirmeler yaparak   konuyu öğrenmelerini hedefleyen uygulamayı, Demirel (2002 s.85) “ÖRNEK OLAY YÖNTEMİ”, Bilen (1989 s.92) “ÖRNEK OLAY İNCELEME TEKNİĞİ”, Hesapçıoğlu (1994 s.222) ve Küçükahmet (1994 s.56) “ÖRNEK OLAY İNCELEMESİ YÖNTEMİ” olarak adlandırmaktadırlar. Burada “Örnek Olay” ya da “Örnek Olay İncelemesi” ifadeleri, anlam açsından sadece bir ayrıntıyı belirtme ya da belirtmeme işlevini taşıdıkları için önemli bir soruna yol açmasalar da, birbirlerinden farklı anlamlar taşıyan “yöntem” ve “teknik” sözcüklerinin, birbirlerinin yerlerine kullanılmaları,  bir anlam ve sınıflandırma sorununa yol açmaktadır. Burada sorun, basit bir dil tercihi değildir. Her alanda, her disiplinde, kullanılan kavramların ifade biçimleri üzerinde kesin olarak saptanmış, farklı anlaşılmalara meydan vermeyen bir terminoloji birliğine varılmış olması, alanın ya da disiplinin bilimselliği açısından da önem arz etmektedir.

 Öğretim alanında, öğretimi gerçekleştirmeye yönelik etkinliklerin, “yöntem” ya da “teknik” olarak adlandırılmasında, birbirlerinin yerine kullanımdan kaynaklanan terminoloji sorununun çözümü için, “yöntem” ve “teknik” sözcüklerine, alandaki ilgililerin üzerinde anlaşacakları anlamlar yüklenmelidir. Ardından da, etkinlik, bu sözcüklerin anlamlarında yer alan ölçütlere göre değerlendirilerek, “yöntem” ya da “teknik” olarak adlandırılmalıdır. Buna ek olarak, belki de etkinliğin genel amacı ve işlevi bir başka ölçüt olarak kullanılabilmelidir.

KAYNAKLAR

Bilen, Mürüvvet (1989) Plandan Uygulamaya Öğretim  Gelecek Yayıncılık:Ankara
Demirel, Özcan (2002) Öğretme Sanatı (3ncü Baskı) Pegem Yayıncılık:Ankara
Hesapçıoğlu, Muhsin (1994) Öğretim İlke ve Yöntemleri  Beta Yayınları: İstanbul
Küçükahmet, Leyla (1994) Öğretim İlke ve Yöntemleri  Gazi Büro Kitapevi:Ankara

Bu hafta (5-9 Nisan Haftası)

Sevgili Nesime’nin benimle paylaştığı bu güzel resmi, içinde bulunduğumuz haftanın “MANA VE EHEMMİYETİNE BİNAEN” sizlerle yorumsuz biçimde paylaşıyorum. Sınavlarınızda başarı dileklerimle…

Eşekle Gelen Aydınlık

Yıl 1943.  Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde harika bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?

– Alıyorum.

– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Gezici Kütüphane Servisi” yazar.     Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.

Kütüphaneye de bir yazı asar: “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”

Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var. Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

 “Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Zenith ve Singer’e mektup yazar: “Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder.

Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

 Girişimcilik ne biliyor musunuz?

Bulunduğun yere yenilik katmalısın.

Mutlaka adım atmalısın.

Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir sorun vardır arkadaş.

İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.

Sözün özü, hiç biri iş yapmayan devlet adamı veya öğretmen olacağına, böyle eşek ol, daha iyi…

Tahir’e teşekkür ediyoruz. Metindeki ufak tefek oynamalar bana aittir… 

Doktor (HEKİM) olmak isteyenler varsa okusun

 Haberin kısayolu da BU      Bu da komik

Malum Konu…

Konuya ilişkin doğru anlaşılmak için açıklama getirmem gereken noktalar:

1-Fen Edebiyat Fakültesinden öğretmen yetiştirmeye KARŞI DEĞİLİM.  Hatta alan bilgisi konusun da İYİ OLDUKLARINI düşünüyorum.

2-Eğitim Fakültelerinin öğretmen yetiştirme programları konusunda, özellikle Dil ve Sanat Alanlarında, çok ciddi eleştirilerim var. (İngilizce Öğretmenliği dışında Materyal Dersini veremeyecek kadar yetersiz olduğum herkesin malumudur !!! )

3-Değinmek istediğim sorun şu  üç cümleyle özetlenebilir:

FEN EDEBİYAT FAKÜLTELERİNİN MİSYONU FARKLIDIR, GEREKİYORSA BİR MİSYON DEĞİŞİKLİĞİ YAPILMALIDIR. ANCAK FAKÜLTENİN BİR OLTA İĞNESİ, ÖĞRETMENLİK MESLEĞİNİN SOLUCAN YERİNE KONMASINI DOĞRU BULMUYORUM.  

ÖĞRETMENLİK MESLEK YETERLİKLERİ,  ELEŞTİRİDİĞİMİZ MEVCUT UYGULAMA BİÇİMİYLE   KAZANDIRILACAK  KADAR BASİT DEĞİLDİR VE BASİTE İNDİRGENMESİNİN UZUN VADEDE İÇİNDE YAŞANAN TOPLUMA ÖDETECEĞİ AĞIR BEDELLERİ VARDIR.

TOPLUM BU KONUDA YA ÇOK  DUYARSIZDIR YA DA BİLGİSİZDİR. ANCAK  BU DA NORMALDİR ÇÜNKÜ BU KONUDA DUYARLIK  HİSSETMEK İÇİN  BAZI DUYUŞSAL AMAÇLARIN VE DEĞERLERİN (EĞİTİMLE) KAZANILMIŞ OLMASI GEREKİR.  (DÜNYANIN EN MÜREFFEH ÜLKESİ SAYILAN NORVEÇ’İN BU SIRRININ ALTINDA OKUL ÖNCESİ EĞİTİMİ ÇÖZMÜŞ OLMASININ YATTIĞINI BİLİYOR MUSUNUZ?) 

Setbaşı Köprüsü'nden

Farındaysanız artık kafama göre fotoğraf takılıyor, kitap okuyor, sağa sola sürünüyorum… Nasıl olsa, üç beş haddini bilmez (!) dışında,  ödev yapmayarak, deneme sınavlarına bakmayarak beni “boşa çıkardınız “ ya… Böylesi daha güzelmiş hakikatten…   Moodle’da kendi kendine BAKIYOR bu arada…

:-)

Basından COPY PASTE…

Havadis yeni değil. Ancak, vurguladığım yerleri, bizim Fen Edebiyat Fakültesindeki Pedagojik Formasyon derslerini İlahiyat Fakültesinden gelen hocalarımızın 500 kişilik tıp anfilerinde vermekte olduklarını göz önüne alarak okuyunca, ne düşüneceksiniz merak ediyorum…
Bu bir çekememezlik, alınganlık değil. Sizinle, Fen Edebiyat Fakültesiyle ve dahi Eğitim Fakültesiyle de ilgili değil. (Çok çıkarcı ve basit bir yaklaşım olarak ele alınabilse de ben sözümü esirgemeyeceğim) artık bu tartışmalar beni hiç ilgilendirmiyor. Sitemim, geleceklerinin güvencesi çoluğunun çocuğunun eğitimini bu denli önemsemeyen, bu konuları hiç tartışma konusu yapmayan içinde yaşadığım bu  toplumu oluşturan bu insanlara… Ne diyelim, Maslow amca haklı… Daha sıranın bu tip tartışmalara  gelmesi için, önce “piramitte tırmanma” eğitimi yapmak  gerekiyor herhalde… Farkında mısınız, her şey ne çabuk kanıksanıyor ve sanki hiç olmamış gibi davranılıyor?  
[Ol mahiler ki, sorgulamadıkları bu tür hadiselerin, içinde yaşadıkları akvaryumun suyunu bulandırıp oksijenini tükettiğini farketmezler ki bu da çok tabiidir. Çünkü bu oksijensiz akvaryum, mahilerde "neydi, ne olmuştu?" sorgulamasına mahal veren hafıza bırakmıyor...  A.CAN]

YÖK Genel Kurulu, Üniversitelerarası Kurul (ÜAK), Öğretmen Yetiştirme Türk Milli Komitesi ve eğitim fakültelerinin görüşlerini alarak pedagojik formasyon eğitimi alanında önemli kararlar aldı. Bu kararlara göre YÖK’ün belirlediği formasyon eğitimi kriterlerini sağlamayan üniversiteler pedagojik formasyon eğitimi veremeyecek. YÖK Başkan Vekili Prof. Dr. Yekta Saraç amaçlarını ‘daha kaliteli ve nitelikli öğretmen adayları yetiştirmek’ olarak özetlerken, mezuniyetten sonra 1 yılda alınan tezsiz yüksek lisansı pratikte öğrencilerin faydasına olmadığı için kaldırdıklarını belirtti. Saraç, ayrıca tezsiz yüksek lisansa giriş için kullanılan ALES ve yabancı dil bilgisi gibi şartlar yerine diploma notu kriteri getirdiklerini kaydetti.

YÖK’ün kararına göre ‘pedagojik formasyon eğitimi vermek isteyen bir üniversitede eğitim fakültesi veya eğitim bilimleri bölümünün bulunması, bu alanda yeterli sayıda ve nitelikte kadrolu öğretim üyesi bulunması’ şart olacak. Öğrenci, fen edebiyat veya başka bir fakültede okurken formasyon eğitimi de alabilecek, ancak formasyon eğitimi 5. yarıyılda başlayacak ve 2 yıla (dört yarıyıla) yayılarak verilecek. Formasyon eğitimine kabulde öğrencilerin ağırlıklı not ortalamasının 4 üzerinden en az 2,5 olması ve en fazla alttan başarısız 2 dersinin olması gerecek. Ortaöğretim alan öğretmenliği tezsiz yüksek lisans eğitimleri 2010-2011 eğitim-öğretim yılından itibaren açılmayacak ve daha önce izin verilenlere öğrenci alınmayacak. Bu öğretim yılından itibaren mezun durumda olan öğrencilere de pedagojik formasyon sertifikası eğitimi verilmeye başlanacak. Mezun durumda olan öğrencilerin de diploma notu 4 üzerinden en az 2,5 olacak. Mezunların formasyon eğitimi süresi ise iki yarıyıla (1 yıl) yayılacak. Üniversiteler vermek istedikleri pedagojik formasyon eğitimi için her seferinde YÖK’ten izin alacak. YÖK, her izin sırasında öğretim üyesi sayısı gibi kriterleri kontrol edecek.

YÖK geçen yıl aldığı kararla fen edebiyat fakültesi öğrencilerinin eğitimleri süresinde formasyon almalarına imkân vermiş, bu konuda başvuran bazı üniversitelerin talebini kabul etmişti. Mezun durumdaki fen edebiyatlılar ise tezsiz yüksek lisans yerine kendilerine de formasyon eğitimi verilmesini istiyordu.

Öğretmenler, Hırsızlık Yapmayalım (Bilinen Öykü)

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğrenimi kesintilere uğramıştı.

Orta ikinci sınıftayken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi öğretmeni.

Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini bile çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi…

 İki gün sonra ödevi geri aldı. Kâğıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir SIFIR ve “Dersten sonra beni gör” uyarısı vardı.

-“Neden sıfır aldım?” diye merakla sordu öğretmenine çocuk…

-“Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal” dedi, öğretmeni… “Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman olanaksız” dedi ve ekledi, “Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.”

Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.

 “Oğlum” dedi babası “Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim…

Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü öğretmenine…

-“Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin” dedi,  “Ben de hayallerimi…”

 O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.

Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine “Bak” dedi, “Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. İyi ki sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın.”

Bugün 23 Mart

Sadece beni ilgilendiren bu tarihi burada paylaşmamın nedeni ne olabilir ki?

Bundan tam bir yıl sonra, 23 Mart 2011 günü (eğer o güne kadar vademiz dolmamış ise) Emeklilik Dilekçemi verebileceğim. Bu konuyu gündeme getirdiğimde (kuşkusuz benden kurtulacakları için benimle aynı mutluluğu paylaşacak kardeşlerin ve bazı iş arkadaşlarının yanı sıra) bunu anlamlandıramayıp, “Ciddi misin?”, “Gerçekten mi?” diye sorarak, şaşkınlıklarını belirten kişiler de var…

“Never say never” söylemini bilen birisi olarak, hep bir açık kapı bıraktım. İddialı söylemlerden kaçındım.

Ama geçen yazdan bu yana kimsenin açıkça yanıtını veremediği bir soruya,  önce doğrudan yanıt vermedikleri için, (araya Başbakanlık Bilgi Merkezini soktuktan sonra) yanıt vereceklerini umduğum en üst makam Yüksek Öğretim Kurulundan da, “BU KONUDA YANIT VERMEYE YETKİLİ MAKAM ÜNİVERSİTE YÖNETİM KURULUDUR” şeklinde  bir yanıt alınca, nerede olduğumu anlayıp, bu kararımı sorgulamanın  anlamsız olduğunu idrak ettim.

Yanlış giden birşeyler varsa DÜZELTECEKSİN, düzeltemiyorsan YANLIŞ DÖNEN BİR ÇARKIN DİŞLİSİ OLMAYACAKSIN…   “Neden bu konu hakkında hala konuşuyorum?” sorusunun yanıtı da hazır. Haksızlıklar karşısında susanlar, ÖNCE HAKLARINI ardından ONURLARINI YİTİRİRLER….

Geçen yaz Rektörlüğe yazdığım ekinde bilgi edinme formu olan  DİLEKÇEME, yasal süresinin 3 katı kadar bir süre sonra   verilen  YANITLAR  beni hiç tatmin etmemişti. Ardından tüm çabalarıma rağmen aşağıdaki sorulara yanıt veren çıkmadı. Eğer bu soruların yanıtlarını bilen varsa söylesin biz de bilelim…

1-ORTAÖĞRETİM ALAN ÖĞRETMENLİĞİ TEZSİZ YÜKSEK LİSANS PROGRAMINDA, AZAMİ ÖĞRENCİLİK SÜRESİ DOLMAMIŞ BİR ÖĞRENCİNİN, MEZUNİYETİNİ ÇABUKLAŞTIRMABİLMEK AMACIYLA,  DÖNEM İÇİ SINAVLARDA BAŞARISIZ OLDUĞU 2 KREDİ SAATLİK “PROGRAM GELİŞTİRME VE ÖĞRETİM” DERSİNİN YERİNE,  LİSANS PROGRAMLARINDA YAZ DÖNEMİNDE AÇILAN 3 KREDİ SAATLİK “ÖĞRETİM İLKE VE YÖNTEMLERİ” DERSİNİ ALMAK İSTEME TALEBİ, AKADEMİK VE HUKUKİ AÇIDAN UYGUN MUDUR?

 2-YUKARIDAKİ UYGULAMANIN YAZ DÖNEMİNDE DOKTORASI OLMAYAN BİR ÖĞRETİM ELEMANI TARAFINDAN DERS VERİLEREK YAPILMASINDA BİR SAKINCA VAR MIDIR?

 

1915 Olayları

1915 olayları Ermeni soykırımı(!) ise peki bunlar ne?..

 Prof. Dr. Metin Kale
Osmangazi Üniversitesi Eskişehir
 “Türkler geçmişi ve geleceği pek düşünmezler, onlar sadece bugünü yaşarlar.”  Albert Sorel

 Osmanlı İmparatorluğu’nda “Sadık Millet” olarak nitelenen Ermenilerin sonu trajediyle biten başkaldırışları, “93 Harbi” denen, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra başlar. Patrik Nerses, Yeşilköy’e kadar ilerleyen Grandük Nikola’dan, Doğu Anadolu’da “Bağımsız Ermenistan”ın himayesini istedi. Berlin Kongresi’nin 61. maddesi gereği Doğu’da altı vilayette ıslahat ve reform istenmesi sonucu, sorun daha da büyüyerek uluslararası boyut kazandı. Emperyalizmin paylaşım savaşı olan Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeniler Doğu Cephesi’nde, Rusya’nın kışkırtmasıyla kendi devletinin düzenli ordusuna karşı silahlı isyana kalktılar.

Tarihi belgelere inildiğinde, Ermenilerin ihanet içersinde bulundukları görülecektir. Öyle ki, Ermeniler Rus ordularına yüz elli bin kadar asker vermiş, gönüllü taburlar oluşturmuştur. Ermeni piyade ve süvari tabur komutanları arasında, Van’a saldıran Ermeni birliklerine komutanlık edenlerden biri de Meşrutiyet dönemi Osmanlı Meclisi’nde Ermeni milletvekili olan Pastırmacıyan’dır.

Paris Barış Konferansı

Grandük Nikola 21 Nisan 1915’te “Ermenilerin Rus ordularına verdikleri destek ve hizmetlerden dolayı” onlara teşekkür etmiştir. Ermenilerin 15 Nisan’daki Van isyanı zirveye ulaşmadan iki hafta önce, yani 24 Nisan 1915 günü, Osmanlı hükümeti, İstanbul’daki Ermeni kurullarının merkezini kapatarak önde gelenlerinden 2 bin 345 kişiyi tutukladı. Tehcir -yer değiştirme- kararında bu olaylar belirleyici olmuştur.

Paris Barış Konferansı’nda Ermeni temsilcilerin şu sözleri ihanetlerinin bir itirafı niteliğindedir: “Ermeni gönüllüleri tüm cephelerde savaşmış… Suriye ve Filistin’de çarpışmış… General Allenby’nin kesin zaferinde başlıca katkı sağlamışlardır. Bütün Fransız ordusunun büyük bir bölümü Ermenilerdendir.’’ Ermeniler tüm cephelerde Rus ordusuna yüz elli binin üstünde asker vermiş, General Nazarbekian’ın başkomutanlığında elli bin kişi ve binlerce gönüllü Kafkaslar’da savaşmıştır.

Ermeni kökenli Amerikalılar

Ermeni kökenli Amerikalıların, 1924’te yayımladıkları belgelerde “200 000 Ermeninin, Dünya Savaşı sırasında bağımsız birlikler ya da müttefikler safında savaştığı” görülmektedir. Yine Paris’te Bogos Nubar Paşa, Fransız Dışişleri Bakanı S. Pichon’a 30 Kasım 1918’de yazdığı mektupta, “Ermenilerin savaşın başından beri de facto muharip olduklarını” belirtirken de düşmanla işbirliği yaptıklarını itiraftan çekinmez. İngiliz İçişleri Bakanlığı’ndan Lord R. Cecille 3 Ekim 1918’de “Ermenilerin askeri katkılarının unutulmayacağını” söyler. Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovanes Kacaznuni ise “Türklere savaşı biz açtık. Türklere karşı ayaklandık. Hepimiz Türklerin düşmanı olan İtilaf devletlerinin kampındaydık. İtilaf devletlerinin ordularını Türkiye’ye göndermeleri ve hâkimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika’ya resmi çağrılar yaptık. Öldük ve öldürdük… Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz. Barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. Sevr Antlaşması gözümüzü kör etmişti. İsyanımızın temelinde İtilaf devletlerinin bize vaat ettiği büyük Ermenistan hayali vardı. Ama biz hiçbir zaman devlet olamadık. Türkiye Ermenistan’ı diye bir devletin hayalden öte olmadığı gerçeğini göremedik. Biz kendi isteklerimizi başkalarına mal ederek, sorumsuz kişilerin sözlerine büyük önem vererek, gerçekleri anlayamadık ve hayallere kapıldık. Tehcir’de Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır. Dengesiz insanlara özgü bir şaşkınlık içinde, bir uçtan diğerine savrulmaktaydık… Kaderden şikâyet etmek ve felaketlerimizin sebeplerini kendi dışımızda aramak bizim (hastalıklı) milli psikolojimizin karakteristik bir özelliğidir. Herkes (Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Gürcüler, Ruslar) tek kelimeyle bütün dünya bizi kolayca aldattı ve ihanet etti. Emperyalistler bizi kullandı. Büyük Avrupa devletleri bizi defnettiler.”

Emperyalizmin doruğa eriştiği bu dönemde, büyük devletlerin gündeminde bu amaçlarla seçilmiş bir azınlık olan Ermenileri Boryan, “Ermenistan, geçmişte olduğu gibi emperyalistlerin bütün Doğu’yu işgalinin bahanesi ve aracı olmuşlardır” şeklinde ifade etmektedir.

Rusların yanında yer aldılar

Ermeni yazar Papazyan ise “Taşnak liderleri Osmanlı savaşa girince, verdikleri şeref sözünü tutmamışlar, Rusların yanında yer almışlardır. Gönüllü Ermenilerin Kafkas cephesinde Osmanlı’ya karşı savaşması için çağrıda bulunmuşlardır” derken, Rafael de Nogales de “Savaş başlayınca Erzurum’dan mebus olan Pastırmacıyan Rusya tarafına geçmiş ve Ruslarla birlikte Anadolu Türk halkına katliam uygulamıştır” diyordu.

Ermenilerin her zaman emperyalistlere hizmet ettikleri Rus belgelerinde de görülmektedir. Myasnikyan, “Ermeni halkı kaderini Avrupa diplomasisine bağlamaya alışmış ve Avrupa ülkelerinin politik oyunlarıyla kurtulacaklarına inanmışlardır. Sahipleri bazen Fransa, bazen de ABD olmuştur” diyor. Frunze ise “Denizden denize Büyük Ermenistan hayalini de aşılayan İtilaf devletleridir” diye bahseder.

Bütün bunlardan da görüldüğü gibi, Ermenilerce, uydurma belgelerle, bilim adamları ve siyasetçiler de kandırılarak dünya kamuoyu üzerinde planlı, programlı ve bilinçli bir propaganda yürütülmektedir.

Dünya savaşında bir Ermeni katliamı değil, Türk-Ermeni vuruşması olmuştur. Gerçek suçlu “böl ve yönet” siyaseti uygulayan ve Ermenileri silahlandırmış olan Rus, İngiliz, Fransız emperyalizmidir. Her yıl ABD ve AB başta olmak üzere diyasporadaki Ermeniler, Ermenistan’la birlikte bir soykırım(!) senaryosu oynarlar.

Artık dünya parlamentolarında, şu ya da bu yerel meclislerde Ermeni “soykırım” tasarısının kabul edilmesi sıradan bir iş haline geldi. Bugüne kadar tasarıyı kabul eden ülke, uluslararası kuruluş ya da yerel meclislerin sayısı 50’yi buldu. Yakında İngiltere ve İspanya parlamentolarında bu senaryo uygulanmaya çalışılacaktır.

Son İsveç örneği gösterdi ki, sözde Ermenilere soykırım uygulandığı kabul edilmekle kalınmıyor, Türkiye’deki Hıristiyanlar da işin içine dahil ediliyor ve olay 1923’e kadar götürülüp soykırım suçlaması Türkiye Cumhuriyeti’ne ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e kadar uzatılıyor. “Yalanlar üzerine kurulan bir tuzağa Atatürk’ü de düşürmek isteyenlerin alnını karışlarım” diye bağıran da çıkmıyor.

Bu sorun, bir akademik ve bilimsel sorun olmaktan çoktan çıkmış ve tamamen siyasi olup siyaseten çözümlenecektir. Herkesin bir biçimde bedel ödediği bu dramı “soykırım” diye nitelendirerek Türk ulusunu karalamak haksızlıktır. Asırlardır gösterilen her iyi niyeti ve hoşgörüyü Ermeniler, doğru algılamamış, bir zaaf ve güçsüzlük belirtisi olarak kabul etmişlerdir.

 

Tekrardan…

İlk defa 9 yıl önce ikinci defa 4 yıl önce gündeme getirmiş ve gençlerle paylaşmışım Kazım Taşkent’in Yapı Kredi Yayınlarından çıkan Yaşadığım Günler adlı eserinden aldığım aşağıdaki cümleleri… Doğulu ve batılı olmak yaşanan coğrafyadan çok yaşama bakış ile ilgilidir diye… Her iki paylaşımımda yorumlarımı eklerken, artık yorulduğumu farkediyor, sadece  bir soru yazıyorum.   Batılılığın neresindeyiz? (Bu kez bu yazıyı sevgili Nesli’ye gönderiyorum)

DOĞULU VE BATILI OLMAK

Doğulu için yarın ve yarınlar yoktur. O sadece yaşadığı güne bakar.

Doğulu kendi hazırladığı tehlikeyi “kaza kader” diye sineye çeker

Doğulu için yasaya karşı çıkmak tehlikeyi göze almaktır. Ayıp işlemek, yani örf ve adete karşı çıkmak kötülüktür.

Doğulu eser vererek değil, başkalarını özellikle de kendine karşı olanları kötülemekle kişilik kazanmaya çalışır.

Doğu, başkalarını aldatmaya çalışırken kendini aldatmaya çalışan insanları bolca üretir.

Doğulu insan istediği olmazsa kızar, öfkelenir, düşündüğü olmazsa aldırmaz…

Doğulu o an ihtiyaç duyduğu şeyler ya da zevki için yarınlarını harcamaktan hiç çekinmez…

Doğulunun bir konuda üstünlüğü kabul edilirse, artık her konuda kendini üstün görmeye başlar…

Doğulunun en başarılı olduğu konu bol bol vaat, umut ve söz vermesidir…

Doğulu eleştirirken düşüncenin, yönetirken duyguların adamıdır. Muhalifken en parlak fikirlerin savunucusu, iktidara gelince de kişisel işlerinin takipçisi kesilir…

Doğulu, batılıyı bugünlere ulaştıran nedenlere aldırmadan onun bugünkü yaşamını benimsemeye çalışır. Böylece batılılaşmak isterken kendi geri kalmışlığını artırır.

Doğuda en yüksek yerlere hizmet vaat edilerek ulaşılır. Oraya gelince de kendine hizmet ettirilir.

Doğuda hükümet edenlerin yetenekleri ne ölçüde düşükse, mantık cambazlıkları yapanların sayısı o kadar yüksektir.

Batıda önde gidenler arkadakilere bereket tohumları saçarlar. Doğuda ise arkadan gelenler öndekilerin saçtıkları tohumları yiyerek geçinirler.

Doğulu gönlü isterse özveride bir batılıdan daha cömert davranabilir. Batılı için özveri bir gönül işi değil, görev işidir…

Batılı çalışır, doğulu ise çalışmayı öğütler…

Doğuda zekâ kanundan sakınmak için işlerken, batıda kanuna sığınmak için işler…

Doğuda ne kadar insan varsa o kadar ayrı düşünce var demektir, oysa batıda ne kadar ayrı fikir varsa o kadar topluluk bulursunuz…

Kendi gücünü başkalarının güçsüzlüğünden alan adam doğuludur. Batılı ise kendi gücünü başkalarının gücüyle birleştirip artıran adamdır…

Doğulu severse batılı inanırsa özveride bulunur…

Batılı ile doğulunun çalışması zordur. Doğulu ile doğulunun çalışması çok daha zordur…

Doğulu boş zamanlarını başkalarına öğüt vererek geçirirken, batılı ele alamadığı ya da noksan kalmış işleriyle uğraşır…

Doğuda ayağınız kayıp düşecek olursanız önce sizi dikkatsizliğinizden dolayı bir güzel azarlarlar, sonra size öğüt veririler ve ardından da sizin yerden kalkma çabanızı biraz da acıyarak izlemeye koyulurlar. Batıda ise önce düşenin yardımına koşulur, sonra neden düştüğü araştırılır daha sonra da aynı yerde başka birilerinin düşmemesi için çareler düşünülüp önlemler alınır…

Bugün 18 MART…

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana…

Bilinen öyküyü hatırlamak amacıyla…

Sevgili kardeşim Işıl göndermiş e-postayla. Hikayeyi biliyordum, muhtemelen sizler de biliyorsunuz. Gülüp geçelim diye paylaşmak istedim. Ama biraz da DÜŞÜNELİM DİYE… Yüzlerden geçen gülümsemeleri göremem ama yapılacak olası yorumlar, düşünenlerin sayısı konusunda bir ipucu verebilir diye düşünüyorum. Sakın yanlış anlamayın, sizleri test etmiyorum, kendi kendinizi nasıl test edebileceğinizin yolunu göstermeye çalışıyorum… (Bu yüzden bu yazıya kayıtsız kayıtlı herkes yorum yapabilir)

Bir gün ormandaki hayvanlar bir araya gelip “Eğitim Şart” dediler ve bir okul açmaya karar verdiler.

Bir tavşan, bir kuş, bir sincap, bir balık ve yılanbalığı yönetim kurulunu oluşturdu.

Tavsan, mefruşatta (programda yani)  koşmanın bulunmasını,

Kus, uçmanın da dâhil edilmesini,

Balık yüzmenin mutlaka olmasını istedi ve Sincap da, ağaca tırmanmanın ve toprak kazmanın olmaza olmaz zorunlu dersler arasında olması gerektiğini belirtti.

Bütün bunları bir araya getirip bir mefruşat yaptılar ve “bütün hayvanların” bu dersleri görmesini istediler.

Tavsan, koşu dersinden A alıyor olmasına rağmen, ağaca tırmanmak tavşan için çok ciddi bir sorundu. Sürekli kafa üstü düşüyordu. Bir süre sonra beyni hasar gördü ve eskisi gibi koşamaz oldu. Artik koşuda A almak yerine, C alıyordu ve tabii, ağaca tırmanmada ise her zaman olduğu gibi yine zayıf alıyordu.

Kus, uçmada çok basarîliydi, ama sıra toprak kazmaya geldiği zaman, o kadar basarıli değildi. Sürekli gagasını ve kanatlarını kırıyordu. Bir süre sonra toprak kazma notu hala F olmasına rağmen, uçma notu C’ye düşmüştü. Bu arada o da ağaca tırmanmada çok zorlanıyordu.

 Balık, yüzmede mükemmeldi ama ne ağaca tırmanabiliyor ne de koşabiliyordu. Ne zaman bunları yapmaya kalkışsa ölecek gibi oluyordu. Sonunda yüzgeçleri zarar gördü ve artik yüzmeyi bile yarım yamalak yapar oldu.

 Sincap,  ağaca tırmanma, koşu ve toprak kazmada başarılı olsa da, yüzmede boğulma tehlikeleri yaşaya yaşaya iyi yaptıklarını eskisi kadar yapamaz hale geldi.

 Sonuçta sınıf birincisi olan hayvan her şeyi yarım yapabilen, geri zekâlı yılan balığı oldu.

 Ancak eğitimciler çok mutluydu, çünkü herkes bütün dersleri görüyor ve buna “Geniş Tabanlı Eğitim Sistemi” diyorlardı..

 

Üçüncü ayın, ondördüncü günü, saat 1.59…

Meraklıları bilirler, Pİ bir çılgınlıktır ya da coşkudur. David Blatner’in TÜBİTAK yayınlarından çıkan Pİ COŞKUSU kitabını şu anda kütüphanesinde temaşa eden birisi olarak, ilgilenenlerin Pİ gününü kutluyorum… Scott Hemphill’in Pİ’nin BİR MİLYON BASAMAĞI e-kitabına BURADAN bakabilirsiniz. 

İşte ilk 1000′inci basamağına kadar Pİ sayısı:

3,1415926535 8979323846 2643383279 5028841971 6939937510
5820974944 5923078164 0628620899 8628034825 3421170679
8214808651 3282306647 0938446095 5058223172 5359408128
4811174502 8410270193 8521105559 6446229489 5493038196
4428810975 6659334461 2847564823 3786783165 2712019091
4564856692 3460348610 4543266482 1339360726 0249141273
7245870066 0631558817 4881520920 9628292540 9171536436
7892590360 0113305305 4882046652 1384146951 9415116094
3305727036 5759591953 0921861173 8193261179 3105118548
0744623799 6274956735 1885752724 8912279381 8301194912
9833673362 4406566430 8602139494 6395224737 1907021798
6094370277 0539217176 2931767523 8467481846 7669405132
0005681271 4526356082 7785771342 7577896091 7363717872
1468440901 2249534301 4654958537 1050792279 6892589235
4201995611 2129021960 8640344181 5981362977 4771309960
5187072113 4999999837 2978049951 0597317328 1609631859
5024459455 3469083026 4252230825 3344685035 2619311881
7101000313 7838752886 5875332083 8142061717 7669147303
5982534904 2875546873 1159562863 8823537875 9375195778
1857780532 1712268066 1300192787 6611195909 2164201989

SİZİN ADINIZA YORUM:   Hoca uçmuş, derince bir hoca bulup okutalım…

Cesaret ve korku üzerine…

Korku, her canlının bedensel bütünlüğünü koruma içgüdüsünden kaynaklanan olağan bir duygudur. Bu nedenle  cesaret korkusuz olmak değil, yapmak istediğinizi yapma arzunuzun, korkunun önüne geçebilmesidir…

Yapmaktan korktuklarınız, yapmayı çok istemediklerinizdir aslında…

BİR ÖĞRETMEN ÖYKÜSÜ

Daha önce de, sevgili dostum, okul arkadaşım, kardeşim, Tahir’in benimle paylaştığı yazıları ben de buradan sizlerle paylaşmıştım.  Bana gönderdiği aşağıdaki yazı, BÜTÜN DÜNYA dergisinin Mart 2010 sayısından alıntı.  Kendisine sizin adınıza da teşekkür ediyorum buradan…

Başarı gerçekte öğretmenimindi

            Berk, kasabasının tek ilkokulunu başarıyla bitirince, babası onu Akkent Ortaokulu’na yatılı verdi. Yabancı dili saymazsanız, bütün dersleriyle arası iyi oldu…

            Nedense, İngilizceyi bir türlü rayına koyamadı, gittikçe geriye düştü, gözü daha da korktu. Ortaokulu bitirip liseye geldiğinde bu dersten acınası durumdaydı.

            Nükhet Öğretmen’i tanıması da o yıllarda oldu işte. İlk İngilizce derslerinde, görmeye alışık olmadığı bir öğretmen tipiyle karşılaştı. Yeni öğretmeni, üzerinde tanımı güç bir etki alanı oluşturdu.

            Her öğretmen öğretir. İyi öğretmen şaşırtır, kendine bağlar, yaşama katar, eğitir, yoktan var eder ya, işte öyle biriydi Nükhet Hanım da. Yanağı gamzeli, boncuk gözlü, ipek saçlı, bakımlıydı. Menekşe gözlerinin içi sürekli gülüyordu.

            Işığı, güzelliği, coşkuyu iyi kolluyor, özü iyi kavrıyor, ayrıntıları bulup çıkarıyor, öğrencilerinin beynine olduğu kadar gönlüne de yerleştirmeyi beceriyordu. Yol göstermekte eşi benzeri yoktu.

            İyi bir eğitimciydi o.

            Özünde, Berk’i de böyle keşfetti. Bir iki yoklamada, Berk’in İngilizcesinin zayıf olduğunu öğrendi. Onun üzerine sürekli eğilip yabancı dile olan yeteneğini pekiştirmeye başladı.

            “İyi not alacak düzeye gelene dek seni sözlü sınav yapmayacağım. Yazılı sınavlarda alacağın kırık notlar gözünü korkutmasın. İşi başından al, adım adım ilerle. Öğrene öğrene yürü. Bol bol yineleme yap. Becerinin anası budur,” dedi. Anlamadığı konularda ona yardımcı olması için de, üst sınıftan bir ağabeyi görevlendirdi.

            38 Berk’in beynini de, gönlünü de kuşattı.

            O günlerden sonra Berk, ders olarak İngilizce, öğretmen olarak da Nükhet Hanım’la oturup kalkmaya başladı. Düşsel yaşamı, gerçek yaşamını gölgeler oldu. “Bu yabancı dili öğreneceğim, hem de çok iyi bir biçimde!” diye kendi kendine söz verdi. Çalışmaya, çok çalışmaya durdu. İçinde başkaldıran istenç ve inatçılıkla, korkularını kovmayı öğrendi. Başarıya daha fazla geç kalmamak için gecesini gündüzüne kattı.

            Çalıştıkça öğrendi, öğrendikçe çalıştı. Bilgisi arttıkça, sevgisi arttı. Sevdiği için, sevdiğinden öğrenmenin tadını aldı. Yabancı dilin kolaylığı ve zevkiyle tanıştı. Başarıya uyandı.

            Sonuna varmadık yol mu olur? Başarı, başlangıç ve bitiş çizgileri arasındaki fark ise, onun aldığı yol da az değildi hani. O ders yılının sonunda, sınıfının önde gelen öğrencilerinden biri olup çıktı.

            Nasıl başarmıştı bu tansığı Nükhet Hanım? Bu güveni ona nasıl aşılayabilmişti? Bu sorunsalın gizi, öğretmenlik sanatının ince tadında ve ruhunda yatıyor olmalıydı.

            Berk, öğretmeniyle var olduğunun bilincine vardıkça, erinci arttı. Zamanı durmadan aydınlığa ve umuda akarken beyninde hep öğretmeni yer aldı. Usta bir öğretmen, zayıf bir öğrencinin elinden tutmuş; onu ayağa kaldırmış, ona yürümesini ve yürürken de başını dik tutmasını öğretmişti.

            Berk, yabancı dil umacısını alt etmesinin gerçek mimarının öğretmeni olduğunun bilincindeydi artık. O’nun bir eğitici olarak değerinin yüceliğini, başka bir öğretmeninin ağzından duyduğunda inancı iyice pekişti. Matematik öğretmeni, bir gün, Nükhet Hanım için:

            “O, Ata’sına yakışır bir Cumhuriyet kadınıdır. Kendini iyi yetiştirmiştir. Tütmeyen bacaya, yanmayan ocağa, başağa durmayan ekine olumlu gözlerle bakmaz. Üretene, yaratana, yoktan var edene tutkundur,” diye övgü dolu sözler söylemişti.

            Berk’in kendini okumaya vermesi de o yaz dinlencesinde başladı. Elinden kitap düşmüyordu. Basitleştirilmiş İngilizce öyküler, fıkralar okuyordu. Dil ve yazın sevgisi, derisine yapışmış; damarlarına işlemişti sanki. Utanmasa, yatağa bile kitaplarla girecekti.

            Dünya klasikleriyle tanışması da o döneme denk geldi.

            Anası, oğlunun çok okuduğu için kafayı bozacağı sanısına kapılıyor; Berk’i, “Kitap senin anan değil baban değil. Hiç yanından ayırmıyorsun. Kafayı ve gözü bozmadan, boşla gitsin onları yavrum!” diye uyarma gereksinmesi duyuyordu.

            Berk’in tek isteği ise, yeni ders yılı başlayınca, öğretmeninin karşısına donanımlı ve birikimli olarak çıkmaktı. Onu şaşırtmaktı.

            Ne yazık ki bu beklentisi boşa çıkacaktı. Lise ikinci sınıfa başladıklarında Nükhet Hanım’ın başka bir ilde, başka bir okula atandığını öğrendiler.

            Berk, öğretmeninin adresini öğrenmekte gecikmedi. Arada sırada da olsa, ona mektuplar yazıp gönderiyordu. Bunlardan birinde, “Başarımı size borçluyum, öğretmenim. Beni nerden alıp nereye getirdiniz,” diye yazmıştı.

            Öğretmeninden gelen yanıt ise kısa ama anlamlıydı. “Ben senin içindeki yetilerin dışarı çıkmasına yardım ettim, o kadar.”

            Nükhet Hanım’sız geçen iki yılda, Berk, kafasının almadığı hiçbir konuya karışık demiyordu artık. Kendi yolunu bulmaya çoktan başlamıştı. Lise birinci sınıfta, İngilizce derslerinde okulunun en zayıf öğrencisiyken, son sınıfa geldiğinde okulunun en parlak öğrencisi olup çıkmıştı. Ondaki bu değişime kimse inanamıyordu.

            Berk’in bir tansığı (tansık : mucize) gerçekleştirmiş olduğundan kimsenin kuşkusu yoktu.

            Lise bitirme sınavları tamamlanınca, Berk ve arkadaşları, diplomalarını ceplerine koyup İstanbul’un yolunu tuttular. Uzun ve yorucu bir tren yolculuğu sonrasında, dört kasabalı okumuş, gelip yerleştikleri otelde değişik bir gurbet gecesi geçirdiler.

            Sınavlara daha iki gün vardı. Sabaha, değişik duygular ve beklenmeyen bir havayla gözlerini açtılar.

            Dışarıda, çisil çisil yağmur yağıyordu. Berk, “Haydi kalkın, Galata Köprüsü’ne kadar yürüyelim, bakalım yağmur denizi ıslatmış mı?” dedi şaka yollu.

            Gün onların günüydü.

            Köprüye ulaştıklarında birbirlerine takılıyorlar, “Denizin şemsiyesi var; ıslanmaktan kurtulmuş!” deyip gülüşüyorlardı.

            Berk, yapış yapış olmuş saçlarını kurulamaya çalışırken birden, “Otuz sekiz!” diyen tanıdık bir kadın sesi duydu. Kulaklarına inanamadı. Bu sıcak sesin sahibi, İngilizce Öğretmenleri Nükhet Hanım’dan başkası olamazdı. İrkilerek arkaya döndü. Gerçekten de o, düşlerinin düşü öğretmeniydi. Hep beklediği kişi, hiç beklemediği bir anda karşısına çıkmıştı. Ve eski sevecenliği, eski içtenliği ile kendilerini süzüyordu. İçi bir anda “cızzz” etti Berk’in. Ilık, bir sevinç yaladı içini. Heyecanlanmıştı. Kendine çekidüzen vermek istedi, beceremedi.

            Şaşkınlaşan salt o değildi. Piyango, yanındakilere de vurmuştu. Sıraya girip, elini öpmek istediler. O, el öptürmeyi sevmezdi. “Geleceğin ipuçları” dediği bu kasabalı öğrencilerin teker teker ellerini sıkmakla yetindi. Gözbebeklerinde sevgi kıvılcımları uçuşuyordu. Karşısındakileri istediği biçime sokan çağdaş bir büyücü tavrıyla: “Benim delikanlılarım İstanbul’u ikinci kez fethetmeye mi geldiler?” diye takıldı. Tatlı ve titrek sesine sevincin ışığı vurmuştu.

            Berk, öğretmenini hayranlıkla süzdü. Güleç yüzünde, kendini görüyor gibiydi. “Sizin izinizi sürmek, bizlere gösterdiğiniz aydınlığı yakalamak, size layık olmak için buradayız öğretmenim,” diye fısıldadı.

            Kısa bir sessizlik oldu. Akkent Lisesi çıkışlı bu üniversite adayları, öğretmenlerini ıslatmamak için istemeye istemeye, hoşbeşi kısa kesip el sıkmak üzere kuyruğa girdiler. En sona Berk kalmıştı. Nükhet Hanım, onun elini sıkmakla kalmadı, “Sizleri unutmayacağım,” diyerek öptü de. Sonra da başını rüzgârdan yana çevirerek yürüyüp gözden kayboldu.

            Öğretmenleri gitmiş, bir kez daha gözlerini ve sözlerini arkada bırakmıştı. Taşra’nın okuyanları, aydınlığın simgesi Nükhet Hanım’ın güler yüzlü sözcüklerini yanlarına alıp kaldıkları otele döndüler.

            Öğretmen deyip geçmeyin. Öğretmen öğretmense eğer, kalbe iner, beyni bir nakış gibi dokur, yaşamı yaşamaya değer yapar. Gerçek öğretmen, öğretim süresinde ve süreçlerinde öğrettikleriyle de bütünleşir. Tıpkı Nükhet Hanım gibi.

            Berk de onun izini sürdü. Önünde bütün fakültelerin kapıları açık dururken: “Ben öğretmen olacağım. Hem de bir yabancı dil öğretmeni… ” diye diretti. Fakülte diplomasını alıp okuduğu liseye öğretmen olarak atandı. Ondan sonra da tüm meslek yılları boyunca, bir İngilizce öğretmeni olarak Nükhet Hanım’ı model tuttu. Onun gibi unutulmaz olmaya çalıştı. İyi işler yaptı. Tıpkı öğretmeni gibi, o da öğrencilerini sevdi, saydı. Onlarda öğrenme kültürü yaratabilmek için elinden geleni yaptı. Eğitimin değiştiremeyeceği hiçbir şey olmadığı gerçeğinden yola çıkarak, öğrencilerinde olumlu davranış değişikliği yaratmaya özen gösterdi. Onlara güzellikleri takdir etmeyi öğretti. Onları özgürleştirecek, insanlaştıracak yollar bulmaya çalıştı. Hiçbirinin sıradan olmasına, başarısız kalmasına izin vermedi. Başarının, istemek demek olduğunu ve de istenmeyen yere gitmediğini, öğrencilerinin yüreklerine ve beyinlerine kazımasını bildi. “Başarı size gelmez; siz, başarıya gideceksiniz” diye sık sık uyarıda bulundu. Böylece, tümünün de kişiliklerinin oluşmasında etkin bir rol oynadı. Nükhet Hanım’dan devir aldığı “suya yön veren bahçıvanlık” görevini başarıyla sürdürdü.

            Nice yıllar sonra Berk öğretmen, emekli olmak üzereyken, ülkenin en önde gelen öğretmen örgütünün kendisine verdiği üstün hizmet ödülünü alırken yaptığı konuşmada:

            “Öğretmen, yıllar sonra ödülünü alır, derler. Bana verilen bu belgeyi kendime değil, beni ben yapan, meslek yaşamımda sürekli kendisine benzemeye çalıştığım eşi bulunmaz ve yeri doldurulamaz öğretmenim Nükhet Hanım’a, verilmiş sayıyorum. Bana gölgenin değil ışığın peşine düşmeyi öğreten ve de kişiliğin soyluluğuna tam bir örnek oluşturan değerli İngilizce öğretmenime huzurunuzda en içten şükran borcumu sunmak, kaçınılmaz görevimdir,” dedi.

            Ve sözünü: “Dilerim, tüm öğretmenlerin yetiştirmeyi başardıkları öğrencileri de aynı duyguları kendi öğretmenleri için yaşar ve onları böyle anarlar,” diyerek bitirdi.

            Öğretmen gibi öğretmen olmanın, değerbilirlikten geçtiğine ışık tutarcasına…

Yeri geldi, sıkça sorulan sorulara cevap oldu…

Aşağıdaki ilan bir devlet üniversitesinin Akademik Kadro İlanı.

Üniversitede akademik kadrolar basın aracılığı ile  ilan edilir. Çünkü kurum devlet kurumudur, ilgili kadroya mevcutların içinde en iyisinin, aranan özellikleri en fazla taşıyanın alınması gerekir. Bu arada kurumlar da doğal olarak aradıkları özellikleri hatta “özel” özellikleri belirtirler.  Siz de bu özellikleri taşıyorsanız başvurabilirsiniz. Örneğin Tarih alanında doktora yapmış olmanız istenebilir. Yeniçağ Tarihi üzerinde çalışmış olmanız istenebilir. Sümer Tarihi, Hitit Tarihi bunlar olabilir, bilimsel alandırlar, disiplindirler… Bu konuda çalışanlar arasında seçim yapabilirsiniz. Ama, açın Yükseköğretim Kurulu Tez ve Dokümantasyon birimini ve tarayın kaç kişi   ”Bir Tanzimat Bürokratı ve Diplomatı Aleksandır Karatodori Paşa” konusunda doktora yapmıştır… İlan bir “araştırma merkezi”, “enstitü” kadrosu için olsa anlaşılabilir ama İletişim Fakültesi Genel Gazetecilik Anabilim Dalı  için. Ve ilan sizi, sadece sizi tarif ediyor…

Burası üniversite. Toplumun en elit taifesiyiz bizler, aldığımız biçimsel öğretime bakarsak.

Kuralı eleştirmiyorum. Bir kurum, bilimsel gerekçelerle aradığı kişinin belli özellikler taşımasını isteyebilir.  Ama bu esnekliği insanlar nasıl yorumlar nasıl kullanır, orada başlıyor, batılılık, şarklılık ayrımı…

Bunlar akademik camiada bilinen, olağan karşılanan uygulamalardır. Gayet normal karşılanır. Bu nedenle bu ilanın bizim camida üzerinde konuşulacak hatta eleştirilecek hiç ama hiç bir yanı yoktur.

Ama gençler,  bana sık sık soruyorsunuz…  “Araştırma Böcüğü nasıl olunur, yardımcı doçenti kim yapıyor, sen neden yardımcı doçent olamıyorsun” gibilerden.

Yüzümdeki gülümseme, çevremdeki olayları değerlendirirken, içselleştiridiğim ölçütlerin, bir türlü içinde yer aldığım topluma uymamasındandır. Yoksa, benim kişisel olarak  birleriyle bir derdim yok… Zaten bir türlü kendimi ait hissedemiyorum ki…

 

İLETİŞİM FAKÜLTESİ

 

 ANABİLİM DALI                  ÜNVANI                                            ADET

Kişilerarası İletişim                    Yardımcı Doçent                                   1*

Halkla İlişkiler                           Yardımcı Doçent                                   1**

Araştırma Yöntemleri               Yardımcı Doçent                                   1***

Genel Gazetecilik                     Yardımcı Doçent                                   1****

 

(*) Sosyoloji Bölümü mezunu,”Türkiye’de Modernitenin Ötekisi; Kadın ve Kimliği” konusunda doktora yapmış olmak

(**) Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü mezunu,”Seçim Kampanyalarında Dönüşüm” konusunda doktora yapmış olmak

(***) Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü mezunu,”Halkla İlişkiler Açısından Bilgi Edinme Hakkının Kullanımı” konusunda doktora yapmış olmak

(****) Tarih Bölümü mezunu,”Bir Tanzimat Bürokratı ve Diplomatı Aleksandır Karatodori Paşa” konusunda doktora yapmış olmak

ARİSTO & BÜYÜK İSKENDER

Büyük İskender, felsefenin duayeni sayılan Aristo’ ya bir mektup yazar.

“Ele geçirdiğim topraklardaki insanları tahakkümüm altında tutabilmek için neler yapmalıyım” diye aşağıdaki seçenekler hakkında Aristo’nun görüşünü sorar;

1-ülkenin ileri gelen insanlarını

          a)sürgüne mi göndereyim?

          b) toplayıp hapse mi atayım?

          c) hepsini kılıçtan mı geçireyim?

Aristo, yanıtında der ki:

Sürgüne gönderirsen, sürgünde toplanıp sana karşı başkaldırırlar,

Hapishaneye atarsan, hapishaneler militan yuvası olur, kontrolden çıkar,

Kılıçtan geçirirsen, onlardan sonraki kuşak intikam hırsıyla büyür, tahtını sallar.

 Çözüm olarak şunu önerir:

İnsanların arasına nifak tohumları ekeceksin, insanlar birbirlerine düşüp, birbirleriyle savaşınca da hakem olarak kendini kabul ettireceksin ki anlaşmak üzere olduklarında, anlaşmaya giden bütün yolları kapatacaksın…”

Geleceğin toplumunun mimarı öğretmen ve öğretmen adaylarına, durum değerlendirmelerinde ve mevcut sorunların çözümünde, anlamsız tartışmaları bir yana bırakıp ortak akıl ekseninde çözüm üreten, uzlaşmacı bir kuşak yetiştirmenin önemi konusunda katkı getirmesi dileğiyle…

 

EK:

Sevgili Sümeyye, bu yazıya yorum ekleme seçeneğini açmayı unuttuğumu hatırlatmayacak kadar incelik örneği gösterip bir yorumunu e-postayla benimle paylaşmış. Ben o güzel yorumu olduğu gibi buraya aktarıyorum. Teşekkürler  Sümeyye…

İSKENDER’İN VASİYETİ
Büyük İskender bir gün vezirlerini toplamış ve onlara :
-Ben öldüğümde cenaze merasimimi söylediğim gibi yapın!
Ülkemin dört bir yanından tebaamdan olan insanları çağırın !
          Cenazemin önünden askerlerim yürüsünler silahlarıyla,
          Cenazemin sağından alimler yürüsünler kitaplarıyla,
          Cenazemin solundan zenginler yürüsünler mallarıyla,
          Cenazemin arkasından ise fakirler ve garipler
yürüsünler gözyaşı ve dualarıyla !..
Sağ elime bir altın küre verin, sol elimi ise boş bırakın taa ki mezara dek! demiş.

          Sağ elindeki altın küre ise bu dünyada sahip olabileceği her şeye sahip olduğunu,
          Sol elinin bos olması ise bu dünyadan ELİ BOŞ geldim ELİ BOŞ gidiyorum!… dediğini gösteriyor…

Vezirler Büyük İskender’in bu söyledikleri karşısında şaşırmışlar ve “Bunu bilse bilse Büyük İskender’in hocası Diyogen bilebilir” demişler ve Diyogen’e sormaya karar vermişler.

Vezirleri dinleyen Diyogen demiş:

- ” İskender’in Ne kadar büyük olduğunu bir kez daha anladım” ve ilave etmiş :
- İskender sunu anlatmak istemiş. :
          Cenazenin önünden yürüyen askerler ölümüne silahlarıyla dahi engel olamadılar,
          Cenazenin sağından yürüyen alimler ölümüne kitaplarıyla dahi engel olamadılar,
          Cenazenin solundan yürüyen zenginler ölümüne mallarıyla dahi engel olamadılar,
          Cenazenin arkasından yürüyen fakirler ve garipler ölümüne gözyaşı ve dualarıyla dahi engel olamadılar!..

GÖZLERDEN KAÇAN BİR AYRINTI VAR

Sevgili Gençler,

Aldığım bir e-posta üzerine, bu açıklamayı yapmam gerekti:

Bu sayfayadan yararlanmak, burada paylaşılan kaynakları bilgisayarınıza indirmek ve bu sayfaya yazılanları okumak için herhangi bir kayıt işlemi yapmak zorunda değilsiniz. Sadece ve sadece PAYLAŞIM DEFTERİNE YAZMAK İSTERSENİZ ya da yazdıklarıma YORUM YAPMAK ya da KATKI GETİRMEK isterseniz SANAL DERSLİK GİRİŞİNİN hemen üzerindeki açıklamada yer alan kısayolu izleyerek kayıt olmanız gerekmektedir.

SANAL DERSLİK  ise bundan bağımsız bir oluşumdur. Her yarıyıl yapısı ve içeriği değişmektedir ve SADECE DERS ALANLARIN İŞİNE YARAYACAK bir yapıdadır.  Bu nedenle SANAL DERSLİĞE girmek için AYRI BİR SİSTEMLE kayıt olmak durumundasınız. Tabii ki siz isterseniz hem sayfaya abonelikte hem de sanal dersliğe girişte aynı kullanıcı adı ve şifreyi seçebilirsiniz ama bilinmesi gereken şu ki, SAYFAYA ABEONELİK ile SANAL DERSİĞE KAYIT farklı işlemlerdir.

Sayfaya abone olup Sanal Dersliğe kayıt olduğunu sanalara duyurulur :-)

UYARMADI DEMEYİN

Sanal Öğrenme Platformumuz, SANAL DERSLİĞİMİZ ya da Moodle, 15 Şubat günü yayına başladı ve bir terslik olmazsa yarıyıl sonuna dek yayında kalacak. 

Sanal dersliğe kayıt olmak ZORUNDA DEĞİLSİNİZ.  Ancak kayıt olmaya çalışırken teknik sorunlar yaşayanlar bana e-posta ile ulaştıkları zaman, sorunlarını, yazılıma müdahale ederek, ben çözeceğim.

Yarıyıl sonunda Moodle’a katılan öğrencilerle katılmayan öğrencilerin ders başarıları arasında bir farkın olup olmadığına bakarak, Sanal dersliğin katkısı konusunda fikir edinmeye çalışacağım.

Bu nedenle de SANAL DERSLİĞE KAYITLAR 15 MART 2010 günü kapanacak…

Daha sonra da kaydolmak mümkün olmayacak.  Lütfen bu konudaki kararınızı 15 Mart’a kadar veriniz…

BAKAR MISINIZ….

Çiçeği burnunda genç bir çocuk, müdürü olduğu okuldaki olanaksızlara dertlenmek yerine,  çoluk çocuğun okuması adam olması için neler yapabilirim diye düşünüyor, ardından da, “benim başımda ilçe Milli Eğitim Müdürüm var, onun da üzerinde İl Milli Eğitim, şimdi sağa sola yazarsam usulsüz yazışma olur, bana hesap sorarlar falan diye endişeleri bir yana bırakıyor ve yazıyor sağa sola… Gel de umutlanma şimdi… Örnek gösteriyorum yetişmekte olan öğretmen adaylarına… Ben kişisel olarak da yazdım kendisine…

Yaşamımızdaki üç şey…

Köy sakinleri yağmur duasına çıkıyorlardı. Bütün köy ahalisi köy meydanında toplanmıştı. İçlerinden sadece birinde şemsiye vardı. BU İNANÇTIR…

Babalar küçük çocuklarını havaya hoplatır, çocuklar da  buna  bayılır. Yere düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onu tutacaktır. BU GÜVENDİR…

Akşam yatağımıza girerken ertesi sabah  uyanıp,  hayatımızın  devam edeceğine dair  teminatımız yoktur.  Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.  BU ÜMİTTİR…

Ve bu üçü varsa hayat  güzeldir…

İnancınızı, güveninizi ve ümidinizi yitirmeyin…

Motivasyon

                                    

        

Oldukça ilginç, ödülün özellikle bilişsel davranışlar üzerindeki etkisini sorgulayan bir sunum… Altyazılı olarak izlemek isterseniz  View subtitles bölümünü tıklayıp açılan menüden Turkish‘i seçebilirsiniz.

Yaratıcılık

                       

Bu da yaratıclıkla ilgili.   Altyazı seçeneği bunda da var.

suggestion -II

Refet Angın (1915-2010)

Bir Eğitim Fakültesi Öğrencisinin yazdıklarından çıkarılmış (yerine getirilmesinde geç kalınmış) bir derstir burada yazdıklarım.

Internette herkesin ulaşımına açık bir platforma yazdıklarını buraya aktarmış olmamdan rahatsızlık duymayacağını umuyorum.  Ve buraya yolu düşen öğretmen ve öğretmen adaylarının bilgilenmelerine vesile olduğu için de ayrıca teşekkür ediyorum kendisine.

 Diyor ki:

Bir eğitim fakültesi öğrencisiyim ve Refet Angın ismini ancak 31 Ocak Pazar günü onun vefat haberini verdiklerinde duydum, ne acı değil mi? Bu ülkede bu ülkeye katkı sağlayan onca insan var ve bunları ancak öldüklerinde öğreniyoruz; işin ilginç tarafı öldüklerinde öğrenmeyenler de var bu kısmı daha acı ya… Kendime öyle kızıyorum ki, Türkiye’nin ilk kadın öğretmenlerinden biri ölmeden bir eğitim fakültesi öğrencisinin haberi olmuyor daha ne olsun ki? Ama şimdi en çok da neye üzülüyorum biliyor musunuz, eğitim fakültelerinde öyle hocalar var ki sınavda bir tek kendi doğum tarihini sormayan ve öyle öğrenciler var ki Meşrutiyet dönemindeki Körler ve Sağırlar Okulu’nun kuruluş tarihini sınav öncesinde ezberleyen ve bunu yaparak sınavda başarılı olan ancak şimdi sorulsa bu tarihlerden bihaber olan ve 2 hafta sonra okula döndüğümde eğer ki soracak olsam ( yapmam böyle bir hata ) Refet ANGIN’dan hala bihaber olan…

Ben de rahmetli büyüğümüzün kısa özgeçmişini paylaşıyorum sizinle. (Bir de, yukarıdaki resimde, fotoğrafının altındaki yazıyla ben oynadım. Bir kısmını aktardığım yazıda da söz edildiği üzere, adını yanlış yazmışlardı…)

 Refet Angın, (18 Mart 1915 – Gelibolu, Çanakkale)

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk kadın öğretmenlerinden. Gelibolu’da Emmiyet Amiri Hafız Şerif Beyle Halime Hanımın üç çocuğundan en büyük çocuğu olarak 1915’te dünyaya geldi. Babası bir Kuvay-i Milliye üyesidir. Mustafa Kemalin arkasından Anadolu’ya gidip orta cephede üç yıl savaşmıştır. İlkokul denemesini mahalle mektebinde yaşayan Angın, bu sistemdeki eğitime ancak iki gün dayanabilmiştir. Okuma yazmayı annesinden öğrenen Refet Angın, Cumhuriyetin ilanı ve Tevhid-i Tedrisat Kanunundan sonra Gelibolu da açılan iki okuldan biri olan Cumhuriyet Okulu sınavını kazanarak okula üçüncü sınıftan başlamış ve henüz küçük bir çocukken öğretmen olmaya da karar vermişti.

Mustafa Kemal Atatürk ile yolları birçok kez kesişen Refet Angın, birinci karşılaşması olan ilk okul yıllarında Atatürk’ün “Büyüyünce ne olacaksın çocuk” sözüne, “öğretmen” diye cevap verir. İkinci karşılaşmalarında ise Öğretmen Okulu öğrencisidir ve Atatürk’e “Bakın sözümü tuttum Paşam. Öğretmen olacağım işte” dediğinde, Atatürk onun Gelibolu’daki küçük kız olduğunu derhal hatırlar ve bunu belirterek, ne öğretmeni olmak istediğini sorar. Matematik cevabını alınca “Hayır tarih öğretmeni olacaksın. Çünkü nesillere tarihlerini öğretmek en önemli vazifedir” sözü üzerine Refet Angın, tarih öğretmeni olmaya karar verir.

1955 – 1975 yılları arasında Ankara’da görev yapan Angın, Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi Müdireliğini de yürütür. Daha sonraki meslek hayatını İstanbul’da sürdüren Angın, Atatürk’ün 100’üncü yaş kutlamalarında görevlendirilir. İlk Öğretmenler Gününde ise yılın öğretmeni seçilir. Tarih öğretmenliğinden 1982’de emekli olan Refet Angın, Yıldız Teknik Üniversitesi senatosunun 29 Haziran 2006 tarihinde aldığı kararla onursal doktora unvanını yapılan bir törenle almıştır.

Günün Havadisi … (Basından COPY-PASTE)

Yükseköğretim Kurulu (YÖK), eğitim fakültesi dışında bir fakülteyi bitirenlerin öğretmen olabilmeleri için aldıkları ”Tezsiz Yüksek Lisans” eğitimini kaldırdı.

YÖK’ün en son yaptığı genel kurul toplantısında üniversitelerde pedagojik formasyon eğitimi verilmesi belli kriterlere bağlanmıştı. Buna göre, kriterleri sağlayan her üniversite pedagojik formasyon eğitimi verebilecek.

YÖK’ün aldığı karardaki kriterler, Öğretmen Yetiştirme Türk Milli Komitesi ile Üniversitelerarası Kurul’ca (ÜAK) birlikte oluşturuldu. Bu kriterlerin oluşturulmasında eğitim fakültelerinin görüşleri de dikkate alındı.

Kriterlere göre, ilgili üniversitede Eğitim Fakültesinin veya Eğitim Bilimleri Bölümünün bulunması ve bu alanda yeterli sayıda ve nitelikte kadrolu öğretim üyesi olması şartı aranacak.

Formasyon eğitimi 5. yarıyılda başlayacak ve 2 yıla (4 yarıyıla) yayılarak verilecek.

Formasyon eğitimine kabulde öğrencilerin ağırlıklı not ortalaması 4 üzerinden en az 2.5 olacak ve öğrencilerin en fazla alttan başarısız 2 dersi olacak.

”Ortaöğretim Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans” eğitimleri 2010-2011 eğitim-öğretim yılından itibaren açılmayacak. Daha önce izin verilenlere ise öğrenci alınmayacak.

2010-2011 eğitim-öğretim yılından itibaren mezun durumda olan öğrencilere de pedagojik formasyon sertifikası eğitimi verilmeye başlanacak. Mezun durumda olan öğrencilerin diploma notunun da 4 üzerinden en az 2.5 olması şartı aranacak. Mezunların formasyon eğitimi süresi ise 2 yarıyıl olacak.

YÖK’TEN İZİN ALINACAK

Karara göre, açılması talep edilen pedagojik formasyon eğitimi talepleri için her seferinde Yükseköğretim Kurulu’ndan izin alınacak.

Pedagojik formasyon eğitimine ilişkin organizasyon rektör yardımcısı başkanlığında ilgili birim yöneticilerinden oluşan bir komisyon tarafından yürütülecek.

Üniversiteler tarafından söz konusu pedagojik formasyon eğitiminin uygulanmasına ilişkin bir yönerge hazırlanacak.

SÖZLÜK YAZARLARINA…

Sevgili Sözlük Yazarları

 Uludağ Sözlük, İTÜ Sözlük,  Ekşi Sözlük gibi yerlerde yazar olan ve hakkımda düşüncelerini paylaşan arkadaşlara bir çift sözüm var. (Sözlük isimleri azalan sıralamada [descending order] alfabetik olarak yer almaktadır)

 Sözlükte adınızın geçmesine müdahale edilemeyeceğini biliyorum.

Üstelik böyle bir müdahaleyi de doğru bulmuyorum.

Hakkımda yazın ya da yazmayın demenin, yazılanların gerçekliğini erozyona uğratacağının da bilincindeyim. (Doğal olarak ısmarlama yazılardan kimse hoşlanmaz, hiçbir sözlük yazarı da böyle bir müdahale ile yazı yazıyor duruma düşmek istemez)

 Ancak, yazılanların genel olarak hakkımda olumlu yazılar olması nedeniyle de, bir düşüncemi paylaşmayı uygun buluyorum.

 Doğal olarak yazılanlar, sözlük yazarlarının kişisel düşüncelerini yansıtıyor. Yazarların kişisel değerlendirmelerine dayalı güzel söylemleri de, ders seçimi gibi konularda beni yakından tanımayan gençlerin tercihlerini ve daha ötesi dersten beklentilerini etkiliyor. Üzülerek ifade etmeliyim ki,  “hoşgörü” olarak adlandırdığım davranışlarım, yine kendi adlandırma biçimimle, bazı gençler için bir “taviz” beklentisine dönüşüyor ve süreçte de ne yazık ki bazı düş kırıklıkları yaşanıyor. 

 Sözlükte sözü edilen hoca olmak benim için bir onur meselesidir. Bu, yaptıklarınızın fark edildiğinin, ciddiye alındığınızın yansımasıdır. Bu açıdan baktığımda, içlerinden geçeni paylaştıkları için yazarlara teşekkür ediyorum ancak,  yaptıkları işin, kendileri ve benim dışımdaki kişiler üzerindeki olası etkilerini de göz ardı etmemeleri gerektiğini düşünüyorum.

 Yazdıklarım, hakkımda yazılan övgü dolu güzel söylemler için geçerlidir.  

Eleştirilerinizi her zaman her platformda dile getirmek sizin göreviniz, eğer haklıysanız, bunlardan kendi payımıza düşen dersleri çıkarıp davranışlarımızı gözden geçirmemiz de bizim görevimizdir.

 Sevgilerimle…

suggestion

Hacı Bayram Veli ile Mevlana…

 

Çok sevdiğim kardeşlerimizden birisinden bir e-posta aldım. Mesajın sonunda Mahatma Gandi’nin şu güzel sözü vardı:   You must not lose faith in humanity. Humanity is an ocean; if a few drops of the ocean are dirty, the ocean does not become dirty.

Daha sonuna gelmeden, çok önceden, bir yerlerde okuduğum aşağıdaki öykü geldi aklıma. Çok hoşuma gitmişti o zaman da. Aklıma gelmişken, buraya yolu düşen herkesle paylaşmak istedim…

 Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bayram Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister O zamanlar, dergâhlar ayni zamanda aşevi işlevi görürlermiş.

Durumu Hacı Bayram Veli’ye anlatır ancak  Hacı Bayram Veli  “helal değildir”  diyerek, bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır. Mevlana ise  hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bayram Veli’ye de anlattığını ama onun hediyeyi “helal değildir” diye  kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar. Mevlana şöyle yanıtlar;  “Biz bir karga isek Hacı Bayram Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir. “

Adam üşenmez kalkar Hacı Bayram dergâhına gider ve Hacı Bayram Veli’ye, Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bayram Veli’ye sorar.  Hacı Bayram da şöyle der:  “Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir”

Böylesi tevazu ve incelikle, birbirlerini yermek yerine yüceltebilmeyi becerebilen insanlar ve toplum olmamız dileğiyle…  

Mahinur Öğretmenin Mektubu

Aşağıdaki yazı, Başkent Üniversitesi Kültür Yayını “Bütün Dünya” dergisinin 1 Ocak 2010 tarihli sayısından alınmıştır. Yazar Cengiz Önal’ın, emekli bir öğretmenden aldığı ve “Gözlerim yaşararak okudum” dediği  Mahinur öğretmenin Mektubunu, daha önce (paylaşımları nedeniyle burada) adından söz ettiğim sevgili dostum Tahir sayesinde sizlerle paylaşıyorum. Dikkatlice okuduğunuzda, duyuşsal amaçlar başta olmak üzere, öğretmenin kişisel özellikleri gibi, derslerde sözünü ettiğimiz bazı konu ve kavramları satır aralarında göreceksiniz.  Lütfen, derslerde sıklıkla sözünü ettiğim, öğretmenlik “pisagor bağıntısı”, “present perfect tense” ya da “Ankara Savaşı” ile sınırlı değildir söylemimin üzerinde düşününüz. Müfredat meslesini de hoş görün. (Vurgular ve parantez içi açıklamalar bana aittir. Belki akıcılığını bozmuş oldum ama burada paylaşma amacım bunu gerekli kılmakta)

Biraz ÖRNEK OLAY yönteminin uygulanması dersine dönüşmüş gibi olsa da, mesleğe gönül vermiş gençlerin dersler çıkarması dileğiyle…

 

             Sayın Cengiz Önal Bey,

            29 Ekim 2009 günü akşam fener alayından döndüm. Facebook’tan birisi kızıma ulaşıp beni bulmak isteyip yalvarıyormuş. Kızım bana yönlendirdi. Arayan benim öğrencim olduğunu söylüyordu. 28 yıl önce Şırnak-Silopi’den bir öğrencimdi. Anlattıklarından öğrencim olduğuna emin oldum. Yaşadığımız şeyleri hiç unutmadan anlatıyordu. Beni bulunca ölmüş annesin kavuşmuş gibi sevindiğini söylüyordu O gece anlattıkları beni çok ağlattı. Hem öğrencilerimle hem de kendimle gurur duydum. (Eğitim, diğer alanlardan farklı olarak, ürünleri hemen görülmeyen, elde edilemeyen bir alan. Değişik iş kollarındaki kişiler, ürünlerinin niteliğini ya da niteliksizliğini anlık dönüt olarak görüp, bundan ders çıkarabilirlerken, bizler bu şanstan yoksunuz. Pek çok eğitimci,  emeklerinin karşılığını hemen görmenin motivasyonundan yoksun oldukları için, zamanla azim ve kararlılıklarını yitiryorlar. Buna dikkat.)

            Sınıfım 79 kişiydi. Sıralara sığmıyorlar; Türkçe bilmiyorlardı. İstiklal marşı, Türk bayrağı, okul andı, Atatürk onlar için çok yabancı terimlerdi. (Türk Milli Eğitim Sisteminin amaçlarını, amaçların aşamalı yapısını ve ardından sıralı amaçlarla genel amaçlara ulaşılacağını düşündükten sonra, bir kez daha Milli Eğitim Temel kanununun 2′nci maddesini okuyun) Okuldan korkuyor, bina arkasına, duvar diplerine saklanıyor ağlıyor, kaçıyorlardı. Dil bilmediklerinden, kendilerinin dışlanıp, azarlanıp, hırpalanacaklarını sanıp korkuyorlardı. (Okul ve öğrenmenin [Klasik koşullanma kuramına göre] NÖTR uyaran olması gerekirken, mevcut durum, işin öğretmen açısından çok daha zor olduğunu göstermekte.)

            Onları dışarıda bulup, sevip okşayıp, ellerine şeker, çikolata, gofret verip, sınıfa topluyordum. Kucağıma aldığımda korkup üzerime çiş yapanlar olurdu. Onları soyup masa örtüsüne sarıp oturtup, giysilerini yıkayıp, kurutup giydirirdim. Bazen bu durumda kucağımda uyuyup kalanlar olurdu. Sevildiklerine inanıp güven duyduklarında o kadar fedakâr oluyorlardı ki. (Kendisi “olumlu koşulsuz uyaran” olan bir öğretmenin, bu uyaranlara karşılık olarak ortaya çıkaracağı “olumlu koşulsuz tepkilerin”, bir süre sonra  istenen davranışlara transfer edilebilmesine olanak sağladığını görün lütfen)  

            Öğrencilerim Kasım sonunda Türkçeyi öğreniyorlar, Aralık’ta okumaya, yazmaya başlıyorlardı. Okula gelen müfettişler toplantı yapar, kullandığım tekniği anlatmamı isterlerdi. Ben de, hep müfredatı anlatıyorum diyordum. Diğer öğretmenler biz de uyguluyoruz, ama dil sorunu çok büyük, olmuyor diyorlardı. Daha ileri gidip hasetlik yapanlar da oluyordu. (Bir öğretmenin içerik bilgisi ne kadar fazla olursa olsun, bir öğretmen olarak bildiklerinin üst sınırı “öğrencileri ile paylaşabildiği kadarıdır” diye çok söyledim. Demek ki bizi nitelikli öğretmen yapacak olan, (tabii ki çok bileceğiz) ama bildiklerimizden çok, bildiklerimizi “paylaşabilme” becerimiz olacak. Bu nedenle ÖĞRETİM BİLGİSİNİ önemsiyoruz. Bu nedenle 500 kişilik gruplarla öğretim bilgisinden yoksun öğretmenlerin yetiştirilmesinden müthiş hüzün duyuyoruz)

            Ben kullandığım tekniğin sevgi ve güven kazanmak olduğunu 28 yıl sonra daha iyi anladım. Hani sevgi, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır dedikleri çok doğru. Sevgi ve güvenin her insanı etkilediği kesin; hele çocuklar birer yoğrulmaya hazır hamurlardı. Bir kez daha anladım ki öğretmenlik ruhu aşılamadan, insan sevgisi taşımayanın öğretmenlik yapmaması lazım. (Öğretmenimizin söylemleri çok açık. Ben bir adım daha öteye gidip, öğretmen olamayacak kişilerin öğretmenlik yapmalarının, toplumda telafisi güç olumsuzluklara, iyileşmeyecek yaralara sebep olacağını düşünüyorum. Matematikten nefret eden çocuklar, İngilizce öğrenemeyen yetişkinler, Tarih deyince tüyleri diken diken olan gençler, hep ama hep işini bilmeyen bir öğretmenin eseri. Şimdi, bunlara düşünemeyen, sorgulamayan, dogmalarla kafası doldurulmuş olanlar ekleniyor)

            Öğretmenlik mesleği ise; işe gireyim, para kazanmaya başlayalım düşüncesiyle yapılacak meslek değil. Sevgi ve fedakârlık duyguları yoğun olması gerekiyor öğretmenlerin. (Daha önce de söyledim. Hiç ayıp değil. Uymuyorsa yapmayın. Herkes her şeyi yapacak diye bir koşul yok. Aman yanlış anlamayın, yapamayacaksanız demiyorum, SEVMİYORSANIZ, İSTEMİYORSANIZ diyorum. Son zamanlarda benden ders aldıktan sonra öğretmenliğin sorumluluğunun altında kendini kötü hisseden gençler ortaya çıkmaya başladı. Bu iyi bir gelişme, kendinizi geliştirirseniz olur hem de çok iyi olur)

            Öğrencim bana “Öğretmenim yüzünü unuttum, hatırlamıyorum ama adını, ellerini, öğrettiklerini ve gönlümüze işlediğin sevgi hiç unutulmadı. Evlendim çocuklarım oldu. Sizin adınızı verdim. Siz evde hep bizimleydiniz. Bana öğrettiğiniz şarkılarla çocuklarımı büyüttüm, sizden öğrendiklerimi çocuklarıma öğrettim. Onlar sizi çok iyi tanıyorlar. Bir şey yapmamalarını istemediğimde; ‘Mahinur öğretmen yapmamızı istemez miydi?’ diyorlar. İstemezdi diyorum” yapmıyorlar.

            Bu öğrencilere İstiklal Marşı öğretmek çok zordu. İlgilenmek istemiyorlar sıkılıyorlardı. Biraz Türkçe bilene sordum, fingirdek değilmiş, oynayamıyorlarmış onun için ilgilenmiyorlarmış. O zaman ben de bir müzik dersini marş dersi yaptım; ilgilenirler, başarırlarsa ikinci müzik dersi fingirdek dersi olurdu. Çok sevdiler, çünkü 2. ders bir ödüldü. (Kimse kimseye bir şey öğretemez, sadece öğrenmek isteyenlere öğrenme olanağı sunar demiştim. Hala da söylemimin arkasındayım. Bu durumda önerimi de yineleyeyim. Ne öğrenmelerini istiyorsanız, onu öğrenecek olan kişinin bireysel beklentileriyle ya da hedefleriyle ilişkilendirin lütfen. [Bir de ARCS'nin R'sine (relevance) gönderme yapalım] )

            Teybi koyup, oyun havasını açıp oynatıyor, bir avuç bozuk para elimde oynayana yapıştırıyordum. Oynamak, para kazanmak için marş dersine katlanıp ilgilenmeye başladılar. Yıl sonunda hepsi İstiklal Marşı’nı mükemmel okuyor, anlamını çok güzel anlatıyorlardı. Bunun yanında her biri oryantal oluyordu. Öğrencim o gece bana “Öğretmenim o kelimeleri nasıl bulup da yan yana getirip içimize öyle işledin ki gönüllerimize yerleştirdin. Burada kimi şu terör örgütüne, kimisi de; silahı eline alıp başka bir bölücü örgüte katıldı. Ama sizin öğrencileriniz çizdiğiniz çizgiden ayrılamadık. Ayrılacak olursak size ihanet edecekmişiz gibi geliyordu. Bizleri de kendi tarafına çekmek isteyenler oldu ama her seferinde elleriniz aklıma geldi. Sanki ellerinizle beni yakalayıp senin çizgin bu, bu yoldan ayrılma dediniz gibi geliyordu. Kendimizi topluyorduk.

            Hocam İstiklal Marşı’na vatana laf söylenmesine tahammül edemiyorum. Sınıfımızdan okuyan arkadaşlarımız çok oldu sizin sayenizde. Siz okulu sevdirmeseydiniz okuyamazdık. Diğerleri gibi bizim de hayatımız kayacaktı. Bugünkü hayatımızı size borçluyuz. Sizin zamanınıza yetişip öğrenciniz olmak bizler için şereftir…” diyor. Böyle öğrencilerim olduğu için ben de şeref duyuyorum, gururlanıyorum. (Duyuşsal amaçlar ve Örtük Programı hatırlayın. Bu arada ANDIMIZ konusundaki yapay tartışmaların, eğitimi bilmeyen, sistemin amaçlarından haberdar olmayan (bir kısmı da bunlara karşı kasıtlı bir duruş sergileyen) kişilerce çıkarıldığını, (bir küçümseme değil, sadece bir saptama olarak algılayın) Hukuk Fakültesi Mezunu Avukat Milli Eğitim Bakanımızın da  televizyonda kendisine sor(dur)ulduğuna “tabii olur tartışmaya açarız” dediğini hatırlayın)

            Bir öğretmenin hayatta duyacağı en güzel sözlerdi benim için duyduklarım. Demek ki ellerim bile bu vatana hizmet verebilmiş, kendi çapında bir şeyler yapabilmişti. Ellerimle gurur duydum. Bu eller nelere kadirmiş meğer. (İşte dönüt. Ama yıllar sonra. Sevgili gençler, işinizi yaparken, karşınızdaki çocukların bir gün büyüyeceklerini, bizim yerimizi alacaklarını, bu nedenle hepsini teker teker önemsememiz gerektiğini, bunun sonucunun da ancak yıllar sonra (belki de sizin dışınızda başakaları tarafından) görülebileceğini unutmayın.)

            Türkçe öğrenmeye gelince onu da anlatıyor. Bir Türkçe kelime öğrenene 1 fındık, cümle düzgün kurabilene 5 fındık veriyormuşum. Derste fındık kazanmak teneffüste onların havasını atmak başka oluyordu. Hele fazla kazananın havasından yanına varılmazdı diye anlatıyor. Hayatında hiç öyle lezzetle fındık yemediğini söylüyor. (Demiştim ya, yöntemler ilkeler bize bakış açısıları,  iyi uygulama örnekleri sunar. Aslolan, öğretmenin “öğretim becerileri dğarcığını” doldurması, öğrenme ortamındaki değişkenleri sağlıklı biçimde değerlendirdikten sonra, o bağlamın gerektirdiği en akılcı adımı atabilmesidir. Bir paket fındık, hatta bir fındık tanesi, işini bilen bir öğretmenin elinde,  milyondolarlık simülatören daha çok iş yapamaz mı? İşte öğretmenlik burada başlıyor)

            Okuma-yazmaya gelince; okuma-yazmada da derecelendirme yapmıştım. Doğru okuyan ve yazana, “yanaklarına araba geldi durakta durdu” deyip, burun ucuna “bip, bip” yapıp burnundan öpüyormuşum. Hızlı okuyanın “otobüs geldi durakta durdu” diye söyleyip öpmem, onlar için arabadan otobüse terfi sayılıyormuş. “Araba bip bipi”nden, “otobüs bip bipi”ne geçebilmek için ne mücadele verirdik hocam diyor. Burnumuz öpülünce dünyalar bizim olurdu. Kızdığınız da olurdu, ama alınmazdık. Bizi sevdiğiniz için kızdığınızı çocuk aklımızla anlıyorduk, hissediyorduk. Sizi üzüntülü görmemek için bütün gücümüzle çalışırdık, diye anlatıyor. (Yine sürece ilişkin sarfettiğin söylemlerimden birisini hatırlatayım. Aşkta ve savaşta ve dahi eğitimde [bağlayıcı] kurallar yoktur demiştim. Bir amacınız vardır. Sizi  amacınıza ulaştıracak en doğru yolu seçer (buna asker Durum Muhakemesi der öğretmen Altı Şapkalı Düşünme tekniği der)  ve ardından eyleme geçersiniz. Ama seçenekleriniz olmalı, donanımlı olmalısınız…)       “Hocam en çok ağrıma giden ‘nerelisin’ diye sorulduğunda, ‘Silopiliyim’ deyince insanların yüzünde buz gibi bir esinti oluyor ya bu benim çok zoruma gidiyor. İnsanların önyargılı olması, bizleri bölücü terör örgütü ile aynı kefeye koymaları beni kahrediyor… ” demesine üzüldüm, hak verdim. Vatanını sevenle vatan haini aynı kefede tabii ki olmamalı. (Bu da gündemdeki diğer tartışma. Sizi bu noktada eleştirmeme izin verin. Okumuyor, düşünmüyor, bilgiyi doğrulama ihtiyacı hissetmiyor, kıyaslamıyor,  farklılıkları ve benzerlikleri görmüyorsunuz. Yani, sizinle derslerde paylaştığım “eleştirel düşünme becerisini” hayatınızın bir parçası yapmıyorsunuz. Bu tartışmada, kamuoyunu doğru biçimde bilgilendirmemek için yoğun bir çaba harcanıyor. Bu çabalar da, “eleştirel düşünme becerilerine sahip olmayan” toplumlarda çok güzel işliyor. Kendinize sorun,  ana sayfadaki BAĞLANTILAR bölümünde sizinle paylaşılan TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR bölümünü kaçınız okudu? Üzerinde kaçınız tartıştı? Öğretmen eğitiminin 3 ayağı vardır. Alan Bilgisi, Öğretim Bilgisi ve Genel Kültür. İşte bu sonuncu ayak, toplumu inşa eden toplum mimarının toplumunun kültürünü, tarihini ve coğrafyasını DOĞRU biçimde  bilmesini gerektiriyor. )

            Öğrencim daha çok şeyler anlattı, ağlattı, güldürdü. Benim için 28 yıl sonra güzel bir 29 Ekim anısı oldu. Günlerce etkisinde kaldım. El simit satarken meğer ben açılımı yıllar önce sevgiyle, güvenle yapmışım, çok da başarılı olmuşum.

            Şimdi düşünüyorum, vatan bölünürse benim bu öğrencilerim başka devletin çocukları olursa, üstelik Türkiye karşıtı bir devlete verilirlerse benim yüreğim bunu nasıl kaldırır?

            Onlar Atatürk’ün askerleri, Türkiye’nin çocukları, benim çocuklarım.

            Bu anımı sizlerle paylaşmak istedim. Teşekkür ediyorum.

                                                                          Mahinur YENER  (Emekli Öğretmen)

Günün güzel sözü-1

Ders bitimlerinde, “sorusu olan var mı?” sorumun yanıtsız kalması beni hep endişelendirmiştir. O nedenle paylaşıyorum bu güzel sözü.

Bilmediklerini sormaktan çekinenler, soru sormaktan utananlar, yoksa öğrenmekten çekiniyor ya da utanıyor olmasınlar?

Bir daha böylesi bir soruyla karşılaştığınızda ve aklınızda bir sorunuz varsa ve sorup sormamakta tereddüt yaşıyorsanız, bir de olayın bu yanını düşünün diye paylaşıyorum bunu…

Sınırlar Kalkıyor :-)

Bugün bilgilendirme amaçlı bir e-posta aldım. Mesaj metnini aynen aşağıya kopyalıyorum.

Üniversitemiz Senatosunun 16.12.2009 tarihli toplantısında öğrenci başarısının değerlendirilmesi ile ilgili Bağıl Değerlendirmeye Katma Sınırı (BDKS)=30,  Ham Başarı Notu Alt Sınırı(HBAS)=50,  Yarıyıl Sonu Sınav Limiti (YSSL)=30 olarak belirlenmiştir.    Bilgilerinize arz ederim.

Dönem başında ilan edilenlerden geri adım atılmış görülüyor. Nedenini bilemiyor ve tartışmıyorum.

Şimdi sıra Yarıyıl Sonu Sınav Limitini kaldırmakta olmalı. Çünkü, Uludağ Üniversitesi Kredili Önlisans ve Lisans Öğretim Yönetmeliğinin geçici 3’üncü Maddesinde belirtildiği üzere,  bir öğrenci, programa, öğrenciliği süresince,  eğitim öğretim etkinliklerinde  bağlı olduğu kuralların, ilgili yönetmelik hükümlerine göre uygulanacağı bilgisiyle ve koşuluyla  kayıt oluyor. Oysa, öğrencilerin tabi oldukları bu yönergenin 31’inci maddesinde, Üniversite Senatosunca Bağıl Değerlendirmeye Katma Sınırının (BDKS) ve Ham Başarı Notu Alt Sınırının (HBAS) belirleneceği ifade edilmişken,   Yarıyıl Sonu Sınavı Sınırı adı altında bir sınırdan söz edilmemektedir.

Paylaşmak için…

 

Çocukluğumda sık karşılaşırdım bu manzarayla… O zaman ne klasik koşullanma bilirdim, ne de hayvan hakları. İlgiyle izlerdik hayvanın hareketlerini, bir de ayıcının “Hadi Kocaoğlan, göster bakalım hanımlar hamamda nasıl bayılır” söylemiyle, başlayan ve  burnundaki halka daha fazla canını yakmasın diye, zincir nereye çekilirse, o konuma gelmek zorunda kalan hayvanın acıyla yere yatmasıyla biten gösterinin finalini…

Bugün, derslerimde klasik koşullanmayı siz gençlerle paylaşırken,anlatmaya çalıştığım sokaklardaki manzara işte böyle bir şeydi. (Şimdi de kendimi görsel materyal kullanıyormuş gibi hissettim)

Bir arkadaşımın gönderdiği “geçmişin fotoğrafları” konulu e-postada görünce ilk aklıma gelen sizlerle paylaşmak oldu…

Kızgın sac, kızgın saca değen bir ayağın (yanmasın diye) havaya kaldırılması, buna eşlik eden def sesi, ne tip uyaranlardı?  

(Hadi saklamayalım, resmi görünce aklıma, 2000′de,  bir sınav sonrası bana kızıp “suç sende değil, ormanı yakıp seni aramıza salanlarda” diye mesaj yazan Burcu’da geldi… Kulakları çınlasın… Hiç kızmadım, hala da kızmıyor, aklıma geldikçe yüzümden bir gülümseme geçiyor.  Göstermekten çekinmediği bir içi vardı…

                                       

Mademki bu kerre mağlubuz, netsek, neylesek zaid.
Gayrı uzatman sözü.
Mademki fetva bize aid, verin ki basak bağrına mührümüzü…

N.H.

Hayatın ortağı yapmak (Erdal Atabek)

(Bir sevgili hocamızın sunum olarak benimle paylaştığı bu güzel yazıyı, gelecekte  gençlerle  uğraşacak, velilerle işbirliği yapacak öğretmen adaylarıyla burada paylaşmayı uygun gördüm.) 

Günümüzün ergen dünyasını, bu dünyada geçerli olan ergen kültürünü anlamaya çalışıyoruz. Çünkü bu yeni oluşumu anlayamazsak, günümüz ergenleri ile erişkinler arasındaki uzaklık daha da artacaktır.

Yeni ergen kültürünün özellikleri içindeki hedef seçememegeleceğini  planlayamama, sorumluluk almak istememe, kendini hiçbir şeye zorunlu saymadan çevresini her şeye zorunlu saymaçaba harcamadan elde etmek isteme gibi özellikleri nasıl açıklamalıyız?

En önemli etkenler arasında sahip olma, elde etme ve kullanma ile bunları yapabilmek için çalışmak ve kazanmak gereği arasındaki bağı kopartan tüketim toplumu ideolojisidir.

Bu ideoloji, henüz çalışmayan ve kazanmayan gençlere kredi kartı vermekte, cep telefonları olmasının normal olduğunu söylemekteotomobil kullanarak özgürleşmeyi önermektedir. Gençler de bütün bunlar için yıllarca beklemek yerine, bütün bunları sağlamanın anne babalarının görevi olduğunu düşünmekte, bunların kendi hakları olduğunu öne sürmektedirler.

Bizim yaşam kültürümüzün iki özelliği de tüketim toplumunun ideolojisi ile buluşmaktadır. Çocukların aşırı korunmasının ailenin görevi olduğuna ilişkin yaygın tutum ile çocuklarla gurur duyma isteği.  Bu iki özellik de çocukların yaşam standartlarına ailelerin -kimi zaman- ekonomilerinin üstüne de çıksa destek vermelerini sağlayan bir tutum yaratmaktadır.

Anne babaların şu sözlerini çok sık duyuyoruz:
Biz (ya da ben) çocuklarımız için yaşıyoruz.
Ne yapıyorsak onlar için yapıyoruz.
Biz çok sıkıntı çektik, onlar bu sıkıntıları çekmesin istiyoruz.
İlerde hayatın birçok haliyle karşılaşacaklar, bari şimdi mutlu olsunlar.
Mutlu bir çocukluk dönemleri olsun.
Biz gençliğimizi yaşamadık, onlar doya doya yaşasınlar.
Bizim yapamadıklarımızı onların yapması bizi memnun ediyor.

Her şeyleri var, neden çalışmadıklarını anlayamıyorum.
Hiç sıkıntıya gelemiyorlar, istedikleri hemen olsun istiyorlar.
Her istediğini yapıyoruz ama o bizim ne istediğimize aldırmıyor bile.
Çok iyi çocuktur, ama arkadaşlarına uyuyor.
Aklına hiç kötülük getirmez, ne söylense inanır.
Böyle giderse nasıl yapacak bilmiyorum.

Bu sözlerin hepsi de birbiriyle bağlantılıdır. Bu sözlerin oluşturduğu merdiven basamak basamak çıkılmaktadır. Sonuçta erişilen yer de hiç kimsenin düşünmediği, hiç kimsenin istemediği bir yer olmaktadır.

Neden?

Çocuklarımızı hayatımızın ortağı değil, refahımızın ortağı yapıyoruz da ondan.

Neden hayatlarınızı çocuklarınıza adıyorsunuz?
Neden çocuklarınız için yaşıyorsunuz?
Neden çocuklarınıza istemedikleri şeyleri vermek için bunca çaba harcıyorsunuz?
Neden çocuklarınıza hak etmedikleri şeyleri elde etmeleri için yükümlülük duyuyorsunuz?
Neden çocuklarınıza sorumluluk vermiyorsunuz?  Şimdi almıyorlar, çünkü sorumluluk vermekte çok geç kaldınız.
Neden çocuklarınızı, yaptıkları yanlışlıkların sonuçlarıyla karşılaştırmıyorsunuz?

Bu durumda, çocuklar ve gençler  ailelerin onları her koşulda koruyacağını biliyor.
Çocuklar ve gençler, kendileri hiçbir şey yapmasa da, ailelerin onlar için her şeyi yapacaklarını öğreniyor.
Çocuklar ve gençler, geleceklerinin aileleri tarafından hazırlanacağına güveniyor.
Onun için de kendine güvenmiyor, sorumluluk almıyor, kendisini hiçbir şey için zorlama gereğini duymuyor.
Yapılması gerekenler yapılmaz, yapılmaması gerekenler yapılırsa sonuçlara neden şaşmalı?

Lütfen, biraz düşünür müsünüz?

Erdal ATABEK

Eğitim Şart – II

Elime bir kitap geçti. Gereksiz alınganlıklar, Radyo Televizyon Üst Kurulunun suç saydığı “Gizli Reklam” olmasın diye, isimlerden ve yayınevlerinden söz etmeyeceğim ama kitap elimde… 

Kitabın adı, “Eğitim Fakülteleri için Genel İletişim” Yeni mefruşat gereği bu ders “okutulacak” ya, derhal kitapları yazıldı… Kitabın içeriğine bakarken bazı konular dikkatimi çekti. Reklam, satış, halkla ilişkiler, pazarlama çeşitleri falan…  (Hani kitap, herhangi bir iletişim kitabı değil, Eğitim Fakülteleri için iletişim kitabı ya, Eğitim fakültelerinde de öğretmen falan yetiştiriyoruz ya, ”öğretmen sınıfta konunun reklamını nasıl yapar”, “içeriği nasıl pazarlar”, gibi biz eğitimcilerin aklımızın ermediği önemli hususlar gözden kaçmamış  olmalı diye sevindim kendimce.)   Merak ettim, yazar hocamızın özgeçmişine baktım Internet aleminden. Bilmemnere Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İşletme Bölümü, Yönetim ve Organizasyon… diye gidiyor. Hocamızın özgeçmişinde  lisans işletme, yüksek lisans Yönetim Organizasyonu diye gidiyor…

Nereden mi çıktı?

Cuma akşamı ders sonrası gençlerle sohbet ederken, sağlam öğretmen olacağını her halinden belli eden bir  kardeşimizin, bu derse ilişkin eleştirel söylemleri bana konuyu düşünme olanağı sundu. Bir ara hocasının elinde gördüğüm kitabı inceleme fikri de o anda orada doğdu. Ama ulaştığım sonuç beni bambaşka bir yere götürdü.

Biliyorum çok kızdırıyorum insanları ama, “her şey seni hatırlatıyor bana” şarkısında olduğu gibi, her olay o ironik söylemi hatırlatıyor bana. “Eğitim, eğitimcilere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir”  söylem olmaktan çıkmış da, uygulamaya geçmiş bizim haberimiz yok…

Zaten örtmenliği herkes yapar ve herkes örtmen olur, öyle değil mi?

(Bazen de, kızıyorum kendime, eğitimi ticari bir sektör, öğrenciyi müşteri olarak görmeyerek, çok mu çağın gerisinde kalmışım acaba diye… Bu da “son kullanma tarihimin” yaklaştığını, başka bir ifadeyle bilinen kararımın doğruluğunu gösteriyor gibi… Çağdaş toplumları örnek verirken, hukukun üstünlüğü kavramının içinin dolu olmasının, toplumu oluşturan bireylerin eğitim düzeyleriyle orantılı olduğundan söz ediyoruz sıklıkla. Kuralsızlıkları, bireysel uygulamaları eleştirirken de  ”orman kanunu” benzetmesini yapıyoruz. Katsayı meslesininin doğruluğunu eğriliğini tartışmıyorum ama eğitimin en yükseğinin, en üstündeki kişiden duyduğum “gerekirse hukukun da arkasından dolanırız” söylemi bana acı geliyor. O zaman, birilerinin,  [hukukun gereği olduğu için]  programa başlayan herkes gibi normal koşullarda programı tamamlaması gereken ama  tamamlayamayan bir örtmen adayını,   başka bir programdan, başka bir dersi aldırıp,  [ yani hukukun arkasından dolanıp]  örtmen yapmasına ve en acısı, bu sistemin KALİTESİNDEN SORUMLU YÖNETİCİLERİMİN OLAYI  TEMAŞA etmesine  artık anlam verebiliyorum…)

İLETİŞİM DERSİNİN YÖK KUR TANIMI:
Kişilerarası iletişimin tanımı; iletişim modeli, iletişim unsurları ve özellikleri, etkili dinleme ve geri bildirim, kişilerarası iletişimi engelleyen etkenler (kaynak, kanal, alıcı, vb.), iletişimi kolaylaştıran etkenler, duyguların iletişimde rolü ve kullanılması, iletişimde çatışma ve önlenmesi, öğrenci, öğretmen, veli iletişiminde dikkat edilmesi gereken önemli hususlar, iletişim uygulamaları.

Eğitim Şart – I

Aşağıda (eleştiri değil, takıntı nedeniyle iki yerine müdahale ettiğim, çünkü orijin itibarı ile yazanlar bu eleştiriyi hak etmiyorlar) güzel bir yazı var. Okuyunca, başarısızlığın nedenleri ve sorunlara çözüm  önerileri  tanıdık, bilindik gelecek.  Neden bilindik bir konuyu burada paylaştığıma gelince…

1-Bunu başka derslere de genelleyebilirsiniz.

2-Ve çok daha önemlisi, bu çalışma bir üniversitenin, (bizim alanımıza el attığı için ileri geri konuştuğumuz) Fen Edebiyat Fakültesinde görevli bir öğretim üyesi tarafından yapılmış. Hocamızı takdir etmemek elde değil. Fen Edebiyat Fakültelerine Pedagojik Formasyon başlıklı yazımda da değinmiştim, bu duyarlık, bizi kızdıran,  EĞİTİM EĞİTİMCİLERE BIRAKILAMAYACAK KADAR CİDDİ BİR İŞTİR “ironik” söylemini hatırlatıyor insana. Ama şunu da çok iyi biliyorum ki, (kendisi de bir matematik eğitimcisi olan) dekanımızın, aynen benim takıntılarım dozunda, çocuklarımızın “neden matematikte başarsız olduklarını” ortya koyma yönünde akademik çalışmaları teşvik arzusu var.  

MATEMATİKTE BAŞARISIZLIĞIN SEBEPLERİ ANKETİ VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ 

ÖSS’de her yıl 5-10 bin öğrencinin matematikten sıfır ve altında puan almasının sebeplerini, 70 ilde 17 bin 500 öğrenci üzerinde yapılan dev anket çalışması ortaya koydu.

ÖSS’de her yıl 5-10 bin öğrencinin matematikten sıfır ve altında puan almasının sebeplerini, 70 ilde 17 bin 500 öğrenci üzerinde yapılan dev anket çalışması ortaya koydu. Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Şevket Civelek’in yaptığı araştırmada, başarısızlığın altındaki sebepler şöyle sıralanıyor: 

 Matematik korkusu, öğretmenlerin dersi sevdirememesi, dilinin anlaşılmaz olması, matematiğin günlük hayatta işe yaramayacağı ve sıkıcı olduğu inancı.

 Anket için 70 ilde 250’şer düz(genel lise denmek isteniyor A.C.) meslek, Anadolu, fen lisesi ve özel lise öğrencilerinden oluşan toplam 17 bin 500 öğrenciye matematik öğretimi hakkında 30 soru yöneltildi.

 Öğrencilere göre başarısızlığın sebepleri

%16’sı öğretmen-öğrenci diyaloğunun yetersizliği,

% 16’sı matematikten nefret etmesi,

% 16’sı not korkusu,

%e 13’ü müfredatın (mefruşat, pardon “program” olacak A.C.) uzun ve sıkıcı olması,

%e 13’ü gereksiz görmesi,

% 11’i dersin temel felsefesinin verilmemesi ve öğretmenin sevdirememesi,

% 6’sı ise aileden yardım görmemesi yüzünden matematikte başarısız olunduğunu bildirdi.

 Öğrencilere göre matematik başarısızlığının başka sebepleri

% 56’sı matematiğin günlük hayatta nasıl kullanılacağının anlatılmadığını,

% 23’ü derste kullanılan dilin anlaşılmaz olduğunu,

% 37’si ise matematiği öğrenirken sıkıldığını ifade etti.

  Anket sonuçlarını değerlendiren Yard. Doç. Dr. Civelek, “oldukça düşündürücü sonuçlar elde ettik, 15-16 yıl süren bu zaman diliminde, matematiksel düşünme yeteneğinin gelişmediğini tespit ettik.” dedi.

Öğrencilerin ezberleyen, bilgiyi kullanamayan, yorum yapamayan, matematiksel ve mantıksal düşünmeyi beceremeyen insanlar olarak yetiştirildiğini söyleyen Civelek, bu yüzden  bireyleri matematik korkusunun sardığını,  kendilerine olan güvenlerini kaybettiğini belirtti.

 Çözüm önerileri

Civelek, bunun okulöncesi eğitimden itibaren üzerinde durulması gereken bir konu olduğunu kaydetti. Civelek’in araştırmasına göre matematiğin korkulması gereken bir şey olduğu fikri, okulun ilk yıllarında başlıyor. Öğretmenler ve diğer insanlar, öğrencilere matematiğin zor ve çekinilmesi gereken bir ders olduğunu söylüyor. Öğretmen ile öğrenci arasındaki kopukluk da korkunun en önemli sebeplerinden birini oluşturuyor. Ayrıca toplumda matematik sadece çok zekilerin başarabileceği bir şey olarak lanse ediliyor. Öğrencilerin sınavlarda zaman baskısı altında problem çözmeye, matematiksel sonuç çıkarmaya zorlanması da başarısızlığa yol açıyor. Bunların sonucunda öğrenci kendini başarısız görüyor veya bu konuda yeteneğinin olmadığına inanmaya başlıyor
Dünya ikincisi; Bu dersi ancak öğretmen sevdirebilir

Uluslararası Matematik Proje Yarışması’nda ‘Tam Kare Toplamı’ adlı projesiyle dünya ikincisi olan Özel Servergazi Fen Lisesi 2. sınıf öğrencisi Bekir Danış, matematikte başarılı olmasının sebebini öğretmeninin matematiği sevdirmesine bağlayarak araştırmayı doğruluyor. 6. sınıfta öğretmeninin eğlenceli matematik sorularıyla matematiği sevdirdiğini söyleyen Danış, bu sayede dersten zevk almaya başladığını anlatıyor. Öğretmen iyi değilse öğrencinin matematikten soğuduğunu ifade eden Danış, “Dersten soğuyan öğrenci ise lise boyunca matematikten nefret ediyor.” diyor.

Esprili anlatım öğrencinin sıkılmasını önler Yard. Doç. Dr. Şevket Civelek, öğrencilerdeki matematik korkusunun yenilmesi için şunları tavsiye ediyor:

 Konu karmaşık hale getirilmeden öğrenciye sunulmalı.

Öğretmen konuyu işlerken çok rahat olmalı, konuyu iyi bilmeli.

Öğretmen, öğrenciler arasında aşırı rekabete mani olmalı.

Öğrencilere küçük gruplar halinde çalışmaları için imkân sağlamalı.

Eğitimci yavaş öğrenenlere daha fazla şans tanımalı.

Öğrencinin hızını ölçen testlerden kaçınılmalı. Öğrencinin gayreti ödüllendirilmeli.

Öğretmen, sadece cevabın sonucuna değil, çözümün nasıl yapıldığına da bakmalı.

Öğrenci asla azarlanmamalı.

Öğretmen dersi monoton bir şekilde anlatmamalı. Belli aralıklarda espriye de yer vererek öğrencinin sıkılmamasına zemin hazırlamalı.

Matematik bir ceza unsuru olarak asla kullanılmamalı. ‘50 tane alıştırma yap’ ve ‘sizin hepinize sınavda zor sorular sorayım da görün gününüzü’ tipinden cezalar ve tehditlerden uzak durulmalı.

Öğrenciye, matematiği nasıl anlaması ve çalışması gerektiği öğretilmeli.

Matematiğin bir roman gibi okumakla öğrenilemeyeceği, öğrencinin yazarak ve düşünerek çalışması tavsiye edilmeli. Konu üzerinde kendince bir yorum getirmesi önerilmeli.

Öğretmen, konuyu anlatırken günlük olaylarla bağlantı kurmalı; matematiğin kullanılabileceği alanları öğrencilerle tartışmalı.

Öğrencinin zorlanacağı noktaları açıklıkla ifade etmeli. Öğrencinin kafasında soru kalmamasına özen göstermeli.

Kızımı da götür…

Okumaya yazmaya özlem duyulan yıllarda bu eksiklikleri gidermeye çalışan bir öğretim gönüllüsünün ibret veren macerasıdır…  

Yıllarca önce İzmir Kadınlar Hapishanesi’ nde mahkum kadınlara akşam dersleri verilmesi kararlaştırılmıştı . Bir gün maarif müdürünün odasına zayıf ufak tefek bir genç kız girdi:
Ben bu dersleri memnuniyetle kabul ederim efendim” dedi.
Maarif müdürü şaşırmıştı karşısındaki genç kız okuldan yeni çıkmış üstelik de son derece hassas bir insana benziyordu. Müdür bir kere daha hapishanedeki tipleri gözünün önüne getirdi. Olacak şey değildi!.
Peki hoca hanım bu işle meşgul olacağım” dedi.
İki hafta geçmeden genç kız soluk ışıklar altında hapishane koğuşundaki akşam derslerine başlamıştı. İşi bittikten sonra ince pardösüsünün yakasını kaldırıyor süngülü nöbetçilerin zincirli demir kapıların arasından geçerek sokağa çıkıyor ve hızlı adımlarla evine koşuyordu.

Hapishane müdürü de maarif müdürü gibi hayretler içinde idi. O kavgacı o geçimsiz mahkumlar genç öğretmeni hem sevmeye hem saymaya başlamışlardı. Hatta bir kere dersten çıkarken kendisini alkışlamışlardı bile… Kadınlar hapishanesinde ilk defa böyle bir hava esiyordu.

 Fakat işinde inanılmaz bir başarı gösteren genç kızın bir müddet sonra acayip bir suçla mahkemeye verildiğini görüyoruz. Hakkındaki suçlama: Misyonerlik.

Gittikçe kabaran dosyalar mütemadiyen misyoner öğretmenden bahsediyordu. Neler de neler yapmamıştı ki!
İş o kadar dallanıp budaklandı ki Atatürk meseleyi merak etmişti.
Bana misyoner öğretmenin dosyasını getiriniz.” dedi. Bütün gece dosyayı inceledikten sonra ertesi günü Avar’ı yanına çağırttı.
Genç öğretmen Atatürk’ün karşısına çıktığı vakit bir yaprak gibi titriyordu. Atatürk bu ufak tefek genç kıza hayretle baktı:
Misyoner öğretmen sensin öyle mi?” diye sordu.
Avar şaşırmıştı. Yavaşça:
Efendim ben öğretmen Avar” diye fısıldadı.
Atatürk o zaman genç öğretmene doğru parmağını uzatarak yüksek sesle şunları söyledi:
Hayır… Sen misyoner Avar’sın. Bana da senin gibi misyonerler lazım.”

Ondan sonra Atatürk fikirlerini açıkladı:
Bir toplum daha ziyade aile yoluyla bilhassa kadın yoluyla kazanılabilirdi. Genç öğretmen Doğu’ya gidecekti. Oradaki genç kızları hatta bunların arasında hiç Türkçe bilmeyenleri bile toplayacaktı. Onları bu cemiyetin potasında yetiştirecek sonra bu çocukları birer ışık huzmesi halinde köylere gönderecekti. Sözlerin sonunda:
Git memleketin içine gir, dağ köylerine uzan, orada bizden ışık bekleyen yarının annelerini bulacaksın” dedi.
Genç öğretmen içi içine sığmaz bir halde Atatürk’ün yanından çıktı.
İşte yıllar ve yıllardır Avar, Doğu illerinden birinde kız enstitüsü müdürlüğünde bu inanılmaz işle meşguldür.

Şimdi Elazığ Tunceli Bingöl çevresindeki halk, bu ufacık tefecik kadından bir azize gibi bahseder. Onun hakkında iki yüze yakın mani, masal ve çocukların dilinden sayısız Avar şarkıları vardır. O yol vermez, geçit tanımaz dağları at sırtında tırmanır, dağ köylerinden çoğu esmer köy kızlarını toplar onları kendi ceketine sarıp okuluna götürür.

Avar, Doğuda gerçekten inanılmaz bir isimdir. Dağ tepesindeki köylere bu masal kadını öğrenci toplamak için gittiği zaman köylüler:”Kızımı da götür Avar!” diye atın üzengisine yapışıyorlar…

Şehre Avar’ın okuluna gelen kızı bir kere de üç dört yıl sonra görünüz. Ben bir insan yaratma mucizesini orada gözlerimle gördüm…

Hikmet Feridun Es

(Paylaşımı için sevgili dostum Tahir’e tekrar teşekkür ediyorum)

Haklı bir eleştiriyi KABUL ve açıklama

Lisans programlarında bir grupta, sınavdan önce (kendi sınavıma ilişkin bir olumsuzluk olarak) söz ettiğim bir konuyu,  sınavın anonim olarak değerlendirmesinde bir eleştiri olarak gördükten sonra bu açıklamayı yapma ihtiyacı duyuyorum.

Sınav kitapçığındaki yazılar çok küçüktü.

Başka bir programda yaptığım sınavı çoğaltırken, okulun eskiyen baskı makinesindeki  (basılmadan geçen kağıtlar şeklindeki) basım hataları  nedeniyle sınav evrakımın %30′a yakın bir kısmını kaybettim ve dikkat etmeme rağmen sınavda bir öğrenciye arka sayfası basılmayan hatalı sınav evrakı dağıtılmasını önleyemedim.

Mevcudu 250′ye yaklaşan lisans gruplarında, benzer hataları yaşamamak için sınav çoğaltma işini, bedelini kendim ödeyerek dışarıda yaptırdım. Daha önceden başka amaçlarla not çoğalttığım bu işyeri,  hem çabuk hem de ekonomik olması kaygısıyla kitapçıkları sınavda karşılaştığınız biçimde çoğalttı.

Tesellim, herkesin aynı form ile sınav olması ve sorunun sayfa düzeniyle ilgili değil de boyutla sınırlı olmasıdır. Ancak, bu eleştirinizi kabul ediyor, özür diliyorum…

SONRADAN EK:

Bu açıklamadan sonra (büyük bir olasılıkla buraya bakmadan) yapılan başka bir eleştiriye, yine bu tür eleştirileri yapan ve yapmayı düşünen kişileri “korumak” maksadıyla yanıt veriyorum.

Soruların küçük yazılması soru sayısını az göstermek, soruları  kısa göstermek için başvurduğum bir yol olabilir mi? Derslerde sizinle paylaştığım özgürlük kapsamında tabii ki düşündüklerinizi ifade edebilirsiniz. Buna alınmam kırılmam, ama Piaget’in tanımladığı bilişsel gelişim aşamalarının Somut İşlemler dönemine karşılık gelen aşamasındaki gelişim ödevleri arasında “korunum” ilkesi yer alır. “Nitelik değişmezliği”, “sayıların korunumu” gibi işlemlerin yapılabildiği bu dönemin yaş olarak karşılığı 7-11 arasıdır. Bu konuları bilen ve yarın öğrencilerinin davranışlarını bunlara göre dikkate alacak öğretmen adayları olarak, kendinizi bu konuma düşürmenize üzülürüm…

Mark Twain’in çok sevdiğim bir sözünü (yeri gelmişken) paylaşmama izin verin.

“It’s better too keep your mouth closed and have others think that you are ignorant than to open it and remove all doubt”

Bu söylemler sizleri haklı eleştirilerinizi paylaşmaktan alıkoymasın lütfen. Fazladan program konusunda beni yüreklendiren yine sizlersiniz.

Lütfen ablalar okumasın…

Sınavdaki sorulardan birisindeki seçenekte adı geçen, divan edebiyatımızın mühim şahsiyetlerinden Sümbülüzade Vehbi Efendi’nin kim olduğunu ve müstesna şiirini bilmediklerini beyan eden öğrencilerim oldu… (Sınavda Sümbülüzade’yi sorduğumu düşünen işgüzarlara açıklama olsun diye ayrıntıyı da paylaşalım. “Sümbülüzade’nin şiirini ezberden okumak” gibi bir davranışı da içeren bir dizi davranışın ne tip davranışlar olduğunu  sorgulamıştık…)

Gençliğin böylesine önemli mevzulardaki “eğitimsiz duruşu” beni derinden üzdü…

Bu ciddi eksikliği telafi etmek de vacipken farz oldu…

 Sümbülüzade’nin o müstesna şiiri aslında “iletişim” derslerinde incelenecek tarzda bir metin olup, iletişimde, göndericinin kodladığı mesaja yüklediği anlam (ki gavurcası “intended meaning” dir)  ile kodu çözen alıcının mesaja yüklediği anlamın (ki bunun gavurcası da “received meaning” dir) örtüşmesi ile iletişimin vuku bulduğunun güzel bir örneğidir.

 Meselenin bir de dilbilgisi boyutu vardır.

Geçişlilik (transitivity) bir eylemin mutlaka “nesne” işlevini taşıyacak bir tamamlayıcı gerektirmesi şeklinde tanımlanır, ancak bu “sözdizimsel” ya da “yapısal” bir açıklamadır. Bunun bir de “anlamsal” boyutu vardır ki, sizler nesne gerektiren bir eylemi, nesnesiz kullandığınız vakit, sizi dinleyen o nesneyi kendi zihninde oluşturur ve eksik cümleyi zihninde sözdizimsel anlamda tüm ögeleri var olan bir cümleye dönüştürür. İşte bu durumda, sizin sözünü etmediğiniz nesneye yüklenen anlam ile nesneyi kendi zihninde oluşturan kişinin nesneye yüklediği anlam farklı olunca “mizah” doğar. Örneğin, vermek eylemi “geçişli” bir eylemdir ve mutlaka nesne gerektirir.

Kadın sonunda vermeye razı oldu…. (yüzünüzden geçen gülümsemeyi görebiliyorum) [Bu noktada "sosyodilbilimsel" bir açıklama da getirilebilir. Kişiler "taboo words" denilen, uluorta söylenilmesini doğru bulmadıkları sözcükleri,  "euphemism" de yapamıyorlarsa, alıcının sezgisine bırakma eğilimde olurlar. Yukarıdaki cümleye herkesin gülmesinin açıklaması da budur.]

 Kadın sonunda arabasını vermeye razı oldu… cümlesinin nesnesi söylenmemiş haliydi bir önceki cümle… Yine “poşetli” muhabbet oldu galiba. Ama Adnan’ın dediği gibi poşetin içinde size asıl göstermek istediğimi görebilmenizi diliyorum… Bir kısayolla şiiri paylaşmak yerine, bunca laf etmemin hikmeti budur…

 Bu girişten sonra Sümbülüzade’nin müstesna şiirini BURADAN okuyabilirsiniz…

(Hoop hop, ablalar hariç….)

EĞİTİM Mİ? CİBİLLİYET Mİ?

Padişah,  “Vezir” demiş, “Eğitim mi önemli, cibilliyet (Soy-Sop-Nesep) mi?.”
Vezir düşünmeden “Cibilliyet  Padişahim” diye cevap vermiş.
Padişah memlekete tellallar salarak, “Duyduk-Duymadık demeyin, en iyi hayvan terbiyecisine  Padişahımız tarafından yüz kese altın verilecektir” diye ilan etmiş.

Bir süre sonra  seçilen en iyi hayvan terbiyecisi Padişahin huzuruna çıkarılmış.

Padişah hayvan terbiyecisine, “Bir kediye tepsiyle servis yapmasını ne kadar zamanda öğretebilirsin” diye sorunca, hayvan terbiyecisi de ”6 ayda öğretirim Padişahım” diye cevaplamış.

Altı ay sonra, Saray Erkanı toplanmış, kedi de elinde tepsi ile servise başlamış.

Kedi  tam Vezirin önüne geldiğinde Padişah, Vezire “Eğitim mi Cibilliyet mi” diye tekrar sorunca, Vezir, Padişaha cevap vermeden önce cebinde hazır tuttuğu fareyi yere bırakmış.

Kedi de tepsiyi attığı gibi farenin peşinde koşmaya başlamış. Tabii 6 aylık eğitim de boşa gitmiş.
Vezirin de cevabi yine “Cibilliyet Padişahım” olmuş.

Allah, bu ülkeyi, önüne fare düşünce, yani eline fırsat geçince kendi çıkarları için “eğitildiği gibi davranmayanlardan” korusun…

 Hep dediğim gibi, EĞİTİMİN TANIMINI DEĞİŞTİRELİM ARTIK…

Eğitim artık davranış değişikliği değil de, DAVRANIŞIN ALTINDAKİ DEĞERE MÜDAHALE EDEBİLMEK OLSUN…

 Yani hedefimiz, Fare varken de, servis yapabilmek olmalı…

(Paylaşımı için sevgili dostum Tahir’e teşekkürlerimle)

TORPİL NASIL YAPILIR?

Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus’tadır. Bakan ise Niğdeli Zeynel Abidin ÖZMEN’dir.
Bakan, makamında çalışmaktadır.

Kapı çalınır.
Bakanın gür sesi:
“Giriniz!”

 Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler.

Bakan konuklara yer gösterir ve kendisine uzatılan zarfı alır.

Atatürk’ten gelen bir mektuptur bu:
 
“Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı…”
Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur:
 
Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir liseye (parasız yatılı olarak) kayıtlarını yaptırın…”
 
Bu, Atatürk’ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim Genel Müdürünü çağırtır ve bu direktifi verir:

“Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun evraklarını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz.” der.
 
Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN de bir mektup yazarak Yaver Bey’le Atatürk’e yollar.
Mektubun içeriği şöyledir:
 
Muhterem Atatürk,

Yaver Bey’le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım.
Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için; bu çocukları fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığım izin vermedi. Bu nedenle emirleriniz gereği her iki çocuğun da Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte arz ediyorum…”
 
Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü’ye telefon ederek:
Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne  yaptı.” diyerek olayı anlatmış.
 
İnönü, Bakan adına özür dilemiş. Atatürk:
 
Yok! demiş, “özür dileme. Çok memnun oldum…”

“Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse.”
 

Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN, 15.08.1985  günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay’a iletir. O da 15.09.1985′te gazetesinde yayımlar.
 

1881-

Tinnitus ( "Kulak çınlaması" da denir )

Öğretmen eğitiminin, ülkenin eğitim sisteminin en belirleyici faktörü olduğunu iddia edenler,

Eğitimbilimin UYGULAMALI BİLİMLER arasında yer aldığını anlatanlar,

Öğrenme ortamının FİZİKSEL, SOSYAL ve PSİKOLOJİK boyutları hakkında dersler verenler

 “Ergenin kepek sorununa eşlik eden burnundaki sivilce sorununun ruh haline yansımalarının öğrenme ürünü olan davranışlarına etkisi, program geliştirme sürecinde gereksinim duyulan verilerin toplanmasında kullanılan ölçme araçlarının güvenirliğini nasıl etkilemektedir” gibi önemli çalışmalarla, memleketin eğitim sorununa çözüm arayanlar,

 

 (İsmi lazım olmayan bir fakültede duvara asılan ilan)

When you look at the picture, are your ears ringing?   :-)

 But, my heart is aching…   

 EK: Bizim yaptıklarımız böyleyse, acaba bu işin sonu nereye varacak?

En mühim vazife maarif isleri olmalı, öğretme vazifesi güvenilir ellere teslim edilmeli,  muallimlik diğer yüksek meslekler gibi refah temine müsait bir meslek haline konmalıdır.                                   [Mustafa Kemal (1 Mart 1920 /Meclisi Açarken yaptığı konuşmadan)]

Çok merak ediyorum…

Çok merak ediyorum…

 Bu kısa yol, İngilizce Öğretmenliği Programı olmayan bir Eğitim Fakültesinin, Rektörlüğe bağlı (okutman arkadaşlarla diğer öğretmenlik programlarındaki servis dersi olarak adlandırılan genel İngilizce derslerini yürüten) Yabancı Diller Bölümü ile açtığı BİR İNGİLİZCE ÖĞRETMENLİĞİ SERTİFİKA PROGRAMININ duyurusudur…

 Eğer aşağıdaki derslerle İngilizce Öğretmeni olunabiliyorsa (ki olunuyormuş)

Ve atamalarda İngilizce ve İngilizce öğretimi yeterliğinin bir farkı olmuyorsa (ki olmuyor, KPSS’ye göre atıyorlar ya)

 I. DÖNEM

1- Eğitim Bilimine Giriş
2- Gelişim Psikolojisi
3- Program Geliştirme ve Öğretim
4- Ölçme ve Değerlendirme
5- Dilbilim
6- İngilizce Özel Öğretim Yöntemleri
 

II. DÖNEM

7- Dilbilgisi Öğretimi
8- İngilizce Öğretim Teknolojileri ve Materyal Tasarımı
9-Öğrenme Öğretme Kuram ve Yaklaşımları
10-Türk Eğitim Sistemi ve Okul Yönetimi
11-Rehberlik
12-Öğretmenlik Uygulaması
 

 1-(Kendi payıma konuşuyorum) Benim rahle-i tedrisimden geçerken, canlarını çıkardığım İngilizce öğretmenlerinin (ve hala bu programda onlarca dersle boğuşan İngilizce Öğretmenlerinin) ne günahı vardı da, yukarıdaki liste yeterli olduğu halde DİĞER DERSLERİ DE ALDILAR ve BAŞARILI OLMAK İÇİN BU KADAR ÇABALADILAR? (İngilizce öğretmenliğini kazanmak için gidilen dershaneleri, ezberlenen kelimeleri, alınan YDS puanlarını hesaba katmıyorum haaa…)

 2-Yok, Eğitim Fakültelerindeki İngilizce Öğretmenliği Programındaki dersler gerekliyse, BU DURUMDA SERTİFİKA PROGRAMI İLE ÖĞRETMEN OLUNAMAYACAK DEMEKTİR ki, o zaman bu programlar hangi akla hizmeten açılır?

 KPSS ile adam elediğimize göre, böylesi uygulamalara kılıf olacak ACİL İHTİYAÇ gibi durum da olmadığına göre, birileri bana anlatsa da ben de merakımdan kurtulsam…

En mühim vazife maarif isleri olmalı, öğretme vazifesi güvenilir ellere teslim edilmeli,  muallimlik diğer yüksek meslekler gibi refah temine müsait bir meslek haline konmalıdır. [Mustafa Kemal (1 Mart 1920 /Meclisi Açarken yaptığı konuşmadan)]
 

The Power of the CHANGE

Bunu (kuşkusuz birey olarak, kiminize olumlu, kiminize olumsuz gelecek)  bir düşüncem  olmasına rağmen, O ANLAMDA BİR DÜŞÜNCEYİ PAYLAŞMAK İÇİN koymuyorum buraya.

Ama DEĞİŞİMİN GÜCÜ söyleminin (İSTER OLUMLU ANLAMDA ALIN, İSTER OLUMSUZ ANLAMDA) ne kadar önemli ve ne kadar doğru olduğunu ŞÖYLE BİR GÖRÜN diye paylaşıyorum. 

Ne demişler NEVER SAY NEVER….

 

Melih Aşık – 15 Ekim 2009

Değişimin gücü!
Bundan 15 yıl önce… 1993 yılında… Demirel Hükümeti’nin Ermenistan politikası konusunda verilen gensoru sırasında Refah Partisi adına Abdullah Gül söz alıyor… 

Bakınız, zabıtlara göre, neler söylüyor:

“Hükümet, bu politikasıyla, geleceğimizi gerçekten ipotek altına almıştır ve öyle ipotek altına almıştır ki, Ermenistan Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Özal’ın cenaze merasimine katılma cesaretini göstermiştir. Sizin nasıl bir uzlaşmacı olduğunuzu, Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda, sizin şahin gibi davranmayacağınızı bildiği için cesaret bulmuş ve Türkiye`ye gelmiştir. Siz bana bir ülke gösterin ki, kardeşleriniz savaş halinde olacak, kardeşleriniz katledilecek ve onlar katledilirken, ‘Bunun müsebbibi Türkiye’dir’ diye demeçler verecek; Kars’ın, Ermenistan toprağı olduğunu iddia edecek, bütün bunlardan sonra o adam Türkiye’ye gelecek ve siz de elini sıkacaksınız!”

Biraz da GÜLELİM…

Olay bir üniversitede hoca ile bir öğrenci arasında geçer. Öğrenci yemekhanede boş yer bulamadığı için hocasının masasına oturur.
Hoca durumu kabullenemez ve çocuğa, “öküzlerle kuşlar bir arada oturamaz” der.
Öğrenci hiç bozuntuya vermeden “o zaman ben uçayım”, der ve kalkar.
Hoca durumu içine sindiremeyince öğrencinin sınavından kalması için elinden geleni yapar. Ama öğrenci soruları eksiksiz cevaplandırır.

Bunu üzerine hoca, “sana bir soru soracağım”, der ve şu soruyu sorar:
Yolda karşına iki kese çıktı, birinde akıl diğerinde para var, hangisini alırdın?  
Öğrenci tereddütsüz, “parayı alırdım” deyince hoca, “ben olsaydım aklı alırdım”, der.
Öğrenci karşılık verir, “doğaldır insan neye ihtiyacı olursa onu alır…

Çıldırmak üzere olan hoca, öğrencinin sınav kâğıdına büyük harflerle “ÖKÜZ” yazar ve öğrenciye verir.
Odadan çıkan öğrenci bir kaç dakika sonra gelip seslenir;
Hocam imzanızı atmışsınız ama notum nerede?

Dikkate Takılanlar

Tanzimattan bu yana aydınlarımız milletinden ve değerlerinden
kopmuş, yabancılaşmıştır. Buna dair ilginç bir örneği  Sn. Ortaylı tespit
etmiş.

Bizim Nobel Edebiyat ödülü alan yazarımız, dikkat edin fizik, tıp vb.
değil edebiyat ödülü Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk bir kitabında şöyle bir
cümle yazmış:

‘İmam ikindi namazı saatinde caminin balkonuna çıkarak ikindi ezanını
okudu.’

Prof. İlber Ortaylı bu tek cümleyi analiz ediyor:

‘Bir kere namazın saati olmaz, vakti olur. Saat ayrı, vakit ayrı bir
kavramdır. Camilerde balkon yoktur, minarenin şerefesi vardır. Ezanı da imam
okumaz, müezzin okur, o da şerefeye çıkmaz, içeriden okur. Bu örnekle de
sabittir ki kişiler kendi içinden çıktıkları toplumu bilmeden bir şeyler
yapmaya çalıştıklarında doğru şeyler yapmazlar, yapamazlar.’

Burada paylaşmamın ne alakası mı var?

Yarın sınıfta örnek veririken, “ Ömer tanesi 3 penny’den 5 avakado almış… “ diye başlayanlar olmasın diye…

Fen Edebiyat Fakültelerine Pedagojik Formasyon (BİREYSEL YORUMLAR)

Gündemde, Fen Edebiyat Fakültelerinde öğretmenlik formasyonu derslerinin verilmesi var.

Bir de Açıköğretim Fakültesinin Türk Dili Edebiyatı, Felsefe ve Sosyoloji Öğretmenliği Programlarını açması…

Tartışmalar genelde Fen Edebiyat Fakültelerinin kuruluş amacının öğretmen yetiştirme olmadığı, Açıköğretim Fakültesine giriş puanının 165 olduğu yönünde yoğunlaşıyor. Diğer yandan, seçeneğin artmasının ve kulvara yeni rakiplerinin eklenmesinin nitelik artışını tetikleyeceği yönünde olumlu görüşleri olanlar var.

Ama durumu, bilimsel ve nesnel bir bakış açısıyla, her iki taraftan da bakarak ele almaya ve bu tartışmanın ardındaki büyük resmi görmeye çalışmak da gerekiyor…

Bu bir sonuç aslında. 

Ama bunca öğretmenlik formasyonunu almış, KPSS’lerde elenmeye çalışan genç varken, atanma oranları ortadayken, artan “öğretmen ihtiyacını karşılama” gibi bir gereksinimin doğurduğu sonuç değil tabii ki… 

 Bu, içi boşaltılmış, toplumsal statüsü düşürülmüş,  yeterlikleri profesyonelce uygulanmadığı için, zaten herkesin doğuştan bu yeterliklere sahip olduğu inancı oluşturulmuş, devletin “devlet memurluğu” kadrolarını dilediğince kullanabilmesinin aracı haline getirilmiş bir mesleğin, öğretmenliğin, düşürüldüğü içler acısı durumun doğal bir sonucu…

 Önce tarihe bir göz atalım

 Bugün, korumak kollamak geliştirmek yerine, olanaklarını şahsi menfaatlerimizin tahakkuku için kullandığımız, bir mirasyedi zihniyetiyle davranmamıza rağmen bize sunduğu olanakları hala tüketemediğimiz,  en önemli ve en değerli mirasımız, Cumhuriyetimiz kurulduktan sonra, “bir oluşumu muhafaza etmenin kurmaktan zor olduğunun” farkında olan Atatürk,  25 Ağustos 1924’de Ankara’da toplanan Muallimler Birliği Kongresinde aynen şunları söylemişti:

Öğretmenler, yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri, sizler yetiştireceksiniz ve yeni nesil sizlerin eseriniz olacaktır.  Eserin kıymeti, sizin beceriniz ve fedakârlığınızın derecesi ile orantılı olacaktır.  Cumhuriyet fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli yüksek karakterli muhafızlar ister. Yeni nesli bu nitelikte ve yetenekte yetiştirmek sizin elinizdedir.

 Görüldüğü gibi yüklenen misyon, bugün sığ biçimde ele alındığı gibi “pisagor bağıntısının”, “mitoz bölünmenin” ya da “ dilek şart kipinin”  öğretimi değildir ve bunları bilmenin ötesinde başka yeterlikleri de gerektirmektedir…

 Pek çok öğretim kurumunun bahçesindeki Atatürk büstünün kaidesine pirinç harflerle yazılmış bu sözler, böyle yapılarak, bir meslek erbabını onurlandırmak için sarf edilmiş sözler olarak algılatılmak istense de aslında durum farklıdır.

Cumhuriyetin, ehil öğretmenlerin yetiştireceği, fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli yüksek karakterli muhafızların ellerine teslim edilmesinin gereği, bir inançtır, aklın yolunun gösterdiği bir çözümdür. Eğer buna gerçekten inanmasaydı, Bursa, Uşak, Gediz, Emet, Tavşanlı, Kütahya ve Eskişehir’in işgal edildiği günlerde, o hengâmede cepheyi bırakıp gelerek 16–21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Ankara’da bir Maarif Kongresi toplamazdı…

 1925-1935 arası Eğitim Seferberliği sonunda, Fransız devriminin önde gelen simalarından George Jacques Danton (1759-1794) un,Halkın ekmekten sonra en başta gelen ihtiyacı eğitimdir” sözü bir kerecik de olsa Türkiye’de gerçekleşmiştir.

 Sonra, rahmetli Selahattin Ertürk Hocanın ifadeleriyle, toplumsal yapıda insan malzemesini hakkıyla hesaba katmayan bu toplum, 1940’ların milliyetçiliğinin şovenizme,  1950’lerin demokrasisinin demagojiye,  1960’ların sosyal devlet idealinin anarşiye dönüşümünü seyretmiş, gerçekte çözüm olamayan zoraki önlemlerle toplum ve devlet yapısını muhafaza etmeye çalışmıştır.

 Yine Eğitim Tarihi üzerine araştırmalarıyla tanınan Necdet Sakaoğlu’nun şu saptaması da ilginçtir: “Cumhuriyet Eğitimi, uzun bir süre geçmesine karşın köklü atılımları gerçekleştirememiş, denenmiş doğrulara sahip olamamış, eğitimi sağlam bir temele oturtamamıştır”.          

 Tarihsel bakışa biraz da bilim ekleyelim:

Eğitim derslerinin başında, eğitimciler derler ki, “ilk temel gereksinimleri varlığını sürdürmek ve doğayla başa çıkmak olan insan, toplum haline yaşamaya başladıktan sonra, artan gereksinimlerini sistematik biçimde karşılamak için toplumsal kurumlar oluşturmuştur.” Mesela, anlaşmazlıkların çözümü için “hukuk”, kıt kaynaklarla sonsuz gereksinimlerini karşılamak için “ekonomi” gibi…

 Bilginin öneminin artması,   toplum yapısının çok daha karmaşık hale gelmesi ve en önemlisi kazanılacak bilgi ve becerilerin artık gözlem ve taklitle edinilemeyecek kadar çoğalıp karmaşıklaşması, toplumların varlıklarını sürdürebilmeleri için başka ve çok önemli bir kuruma olan gereksinimi doğurdu. Bu kurum, okullarla ve öğretmenlerle vücut bulan EĞİTİM kurumuydu. Bu kurumu diğer toplumsal kurumlardan ayrıcalıklı kılan en önemli özelliği de, diğer kurumların niteliklerini doğrudan etkilemesiydi. Yani eğitim kurumu iyi olmayınca, hukuk da ekonomi de iyi olmuyordu.

 İkinci dünya savaşıyla yıkılmış, doğal kaynakları bizimkinden çok daha az olan Avrupa devletlerinin kurduğu bir oluşumun kapısını tırmalayan bir ulus görüntüsü sunmamızın altında bizdeki toplumsal kurumların işlevini yerine getiremeyişi olabilir mi acaba? Özellikle de en önemlisinin…

 Örgütlü devlet yapısında, önemine istinaden adının başında “Milli” olan bu en önemli toplumsal kurumdan birinci derecede sorumlu şahıslar (yani Milli Eğitim Bakanları) 1984 yılında Ankara’da bir araya gelip bir özeleştiri yaptılar.  

 Eski bakanların aşağıdaki söylemleri, herhangi bir yorumu gerektirmeden, yakın geçmişte yapılanları özetliyor: 

“Milli Eğitimde devlet politikası temin edilememiştir… Maarife particiler tarafından müdahaleler olmuştur. Bir vilayetten bir heyet gelir, falan yere lise açılmazsa bizden oy yok derler. Başbakan heyetin yanında telefon açar. Milli Eğitim Bakanına falan yere lise açınız! der… Halk tabiriyle bir müdür bir mühür açarız…”   Tahsin Banguoğlu (1904-1989)  [Bakanlığı 10-6-1948  22-5-1950]

 “Milli Eğitim Bakanlığı, denilebilir ki hedefinden bir ölçüde saptırılmış ve Milli Öğretim Bakanlığı haline gelmiştir. Okullarda bilginin yanında eğitime yer verilmiyor…” Salim Burçak (1913 – 1998) [Bakanlığı 8-4-1953  14-5-1954]

 “Bakanlık, millî olma vasfını kaybetmiştir.  Milli eğitimde sadece öğretim kalmıştır…  Eğitim ve öğretmen politize olmuştur” A. Naili Erdem (1927)  [Bakanlığı  31-3-1975     21-6-1977]

 “Bir müdür bir mühür ile hemen ortaokul veya lise açma yoluna sapılırsa, ekonominin ihtiyaçları ile eğitim arasındaki ilişkiler kopabilir. Üniversite kapısında gereksiz yığılmalar, diplomalı işsiz artar…”   Turhan Feyzioğlu (1922-1988) [Bakanlığı  6-1-1961      3-3-1961]

 ”Çocuğumuza geçerliliğini yitirmiş, faydasız, temelde ezbere dayalı, yaratıcı gücü köreltici, ölü bilgiler veriliyor… ” Avni Akyol  (1931-1999)   [Bakanlığı: 31-3-1989   21-11-1991]

 Bu eleştirilerin ardından önerilecek çözüm önerileri ifade edilirken, sarf edilecek ilk söz, muhtemelen “ben bakan olsam…” diye başlar herhalde…

 Toplumsal kurum olarak eğitimin bir işlevi de “bilinçli seçmenler” yetiştirilmesine olanak sağlayarak, nitelikli, yetkin siyasal liderleri de yetiştirip onları iş başına getirmek olarak ifade edilir.

Demek ki, ülkede “eğitim” diye bir alan ve bu alanda yetişmiş kişiler olmamış ki, bu konuda politikalar belirleyecek siyasal liderlerimiz de olmamış. (Bakanla gelen, bakanla giden, politize olmuş bürokratlar, müsteşarlar sağ olsun, bu gereksinimi hiç hissettirmemişler)   Halkımız da (gerçi kabineyi kendileri belirlemiyor ama olsun) bu konuda bir gereksinim duymamış.

Son 10 Milli Eğitim Bakanının, toplumsal kurum eğitimin, bireyler toplumsal rollerini daha iyi yerine getirebilsinler diye sunduğu hizmetten yararlandıkları alanları gösteren, mezun oldukları okulları aşağıdaki gibi;

Nimet Çubukçu   (İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi)
Hüseyin Çelik (İstanbul Üniv. Edebiyat Fakültesi)
Erkan Mumcu (İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi )
Metin Bostancıoğlu (Ankara Üniv. Hukuk Fakültesi)
Necdet Tekin (Ege Üniv. Fen Fakültesi)
Hikmet Uluğbay  (Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak. )
Mehmet Sağlam (Ankara Üniv. Hukuk Fakültesi )
Turhan Tayan (İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi )
Nahit  Menteşe (İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi)
Köksal Toptan (İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi)

 Sağlık Bakanlarının çoğunun tıp doktoru olması herhalde bir rastlantı. (Bu arada iktisatçı, ziraat mühendisi ve eczacı sağlık bakanlarımız da olmuş)

Bilimsel bakış açısını kaybetmeden devam edersek, kitaplara göre, toplumsal kurum eğitimin bir sistem olarak niteliğini yordayan (belirleyen)  ana değişkenler şunlar: Öğretmen, program, yönetim ve kaynaklar. Yine bilim diyor ki, hem kolay kontrol edilebildiği için, hem de diğer değişkenler üzerindeki olumlu ya da olumsuz etkilere yol açabilmesi nedeniyle, öğretmen en önemli ve öncelikli değişkendir. Yani, siz ne kadar güzel program yaparsanız yapın, isterseniz sınıflarınızı en akıllı tahtalarla döşeyin, bunların başına da en canavar müdürü getirin, işi bitirecek (ya da bitiremeyecek olan) sınıftaki öğretmenimdir.  

Bu yüzden, kalkınmalarını rastlantılara bırakmak istemeyen ulusların, ciddi öğretmen eğitimi politikaları vardır. Oralarda, “çocuk hiçbir şey olamazsa bari öğretmen olsun” gibi  söylemler sarf edilmez… Çünkü orada insanlar sadece bugünlerini değil, geleceklerini de düşünürler…

 Şimdi, yukarıda adları sıralanan 10 Milli Eğitim Bakanının uzmanlık alanlarına, ülkenin eğitim politikalarından birinci derecede sorumlu milli eğitim bakanlarının özeleştirilerine ve eğitim sisteminin niteliğinin en öncelikli belirleyicisinin “öğretmen eğitimi” olduğu gerçeğine bir gönderme yaptıktan sonra, siyasi otoritenin geçmişteki bazı uygulamalarına, daha kolay anlamlandırabilmemiz için, bu bilgilerin ışığı altında bir bakalım…

 11/10/1960’da çıkarılan Yedek Subay Adayı Öğretmenler kanunu ile lise ve dengi okullardan mezun olanlar ile herhangi bir yüksek okula veya üniversiteye devam edip de mezun olamayıp askerlik hizmeti gelenlerden 22.452 yedek subay adayı, MEB emrine verilerek açılan kurslardan geçirildikten sonra ilkokullarda sınıflara sokulmuş,

1976’da sayıları 50’yi bulan 2 yıllık eğitim enstitüleri, bu yıllardan itibaren, genellikle üniversite seçme sınavlarında en düşük puanları tutturan (alan değil) öğrencilerin gittikleri kurumlar olmuş ve 1970′li yılların Eğitim Enstitülerinde 70 bin öğrenciye 50 günde öğretmenlik diploması verilmiş,

 1974’te mektupla (resim, müzik ve beden eğitimi alanlarında da olacak şekilde) 46 bin öğretmen yetiştirilmiş

 Millî Eğitim Bakanlığı 1979 ve 1980 yıllarında belirlediği bir “pedagojik formasyon” programı ile, çeşitli fakültelerden mezun olanlara öğretmenlik yolunu açmış

 1992’de ve sonrasında yeterli özel alan eğitimi bulunmayan ve iş arayan 150 binden çok üniversite mezununu sınıf öğretmeni olarak atanmış.

Toplumsal kurum eğitim, yani eğitim sistemi tıpkı diğer kurumları etkilediği gibi, kendisini de etkiliyor. İlköğretimde, ortaöğretimde, bir şey öğrenemiyor diye eleştirdiğimiz çocuklar, bir süre sonra kendilerinden bir şey öğrenemedikleri öğretmenlerin yerlerini alıyor. Bu basit döngüyü göremeyen kocaman insanlar, bakanlık ve üniversite binalarının içinde bulunmayı farklılık sayıp, birileri, siz ortaöğretimde bir şey yapamıyorsunuz da o yüzden biz yüksek öğretimde başarılı olamıyoruz diye yakınıyorken, başka birileri de “benim öğretmenimi ben mi yetiştiriyorum, siz adam olun da adam gibi öğretmen yetiştirin” diyorlar… Tabii bu arada bakanlığın danışmanları, akıl hocaları başka ülkelerin üniversitelerinden gelmiyor… (Öğretmen yeterlik belirleme komisyonlarında istihdam ettiğimiz pahalı yabancı uzmanları saymazsak)

 12 Eylül sonrası her konuda olduğu gibi, netekim, öğretmen eğitimi konusunda da köklü bir değişiklik yapılarak, tüm öğretmen yetiştiren eğitim kurumları, yüksek öğretim kurumu (Eğitim Fakülteleri) olarak, YÖK çatısı altında toplandı. Milli Eğitim Temel Kanununda, “bir ihtisas (uzmanlık) mesleği” olarak tanımlanan öğretmenliğe, bu özelliği kazandıracak bir adım gibi görünüyordu bu. Eğitimin, öğretimin, akademik kültürel altyapısı olan, önemsenen, profesyonelce uygulamaları olan bir alan, bir disiplin, bir dal olması yolunda güzel bir adım gibi görünen bu olayın uygulamadaki sonuçlarını Hüseyin Korkut ve Rıfat Okçabol hocalar şu şekilde ifade ediyorlar: Eğitim Enstitüleri birer tabela değişikliği ile Eğitim Fakültelerine dönüştürüldüler, öğretim elemanı gereksinimi de  (akademik gerekliliklerini yerine getirmeden) öğretim üyesi yapılan mevcut personel tarafından karşılandı…     Yani, eğitimin akademik bir geleneği olamadı…

 Bu yaklaşım (gerçek eğitim bilimcileri ve yeni kuşakları tenzih ederim) öğretmen eğitiminin, öğretme sürecinin, akademik anlamda “uygulamalı bir bilim dalı” olmasının önünü kapadı. Bugün, bahçesindeki bitki böcüğün (hafife almıyorum) düzeni için 4 yıl peyzaj mimarisi okutmayı düşünen toplum, çocuğunun eğitimi için “öğrenme ortamı tasarımcısına” ihtiyaç duymadan, müteahhidin hastane koğuşu tarzında inşa ettiği, çocukların birbirlerinin enselerini gördüğü, pencerelerin alt pervazlarının (çocuklar dışarı bakmasın diye) boyalı olduğu sınıflarda öğrenim görmesinin bedelini algılayamıyor. Böyle bir algıyı ancak gerçek eğitim teknologları oluşturabilecekken, eğitimciler başka şeyleri tartışıyor…

Bir öğretmenin, öğretmen olarak alan bilgisi, öğrencileriyle paylaşabildiği kadardır.

Bu nedenle, en az alan bilgisi kadar, öğretim bilgisi de gereklidir.

Gerçek öğretim bilgisi uygulamaları yapılarak ve gerçek öğretim bilgisinin öğrenmeyi gerçekleştirebildiği somut olarak gösterilerek, öğretim bilgisinin önemli ve gerekli olduğu algısı oluşturulmalıdır ve bir konuyu bilen zaten öğretir algısı artık pekiştirilmemelidir.

“Öğretmenim canım benim”, “öğretmenlik kutsal meslektir” söylemleri, ilkokul öğretmeninin elini öpme ritüelleri ile mesleğin uzmanlık ve profesyonellik boyutları birbirinden ayrı tutulmalıdır.

 Peki biz günün eğitim bilimcileri sütten çıkmış ak kaşık mıyız?

Hala öğretim bilgisi derslerini, “eğitimin alanı olmaz”  iddiasıyla, alanla ilişkilendirmeden vermek suretiyle, öğretim bilgisini alan öğretimi için bir gereksinim olarak hissettirmiyoruz. Sonra da aynı derste, bir şey gerekliyse, anlamlıysa önemsenir ve kalıcı olarak öğrenilir diye ilkelerden söz ediyoruz. (Mesela ben, Fransızca bilmeden, Fransızca Öğretmeninin, öğretmen olduğunda dersinde kullanacağı, dil açısından doğru, dil öğretiminin ilkelerine uygun, alanın sorunlarına çözüm olacak bir materyali nasıl öğretebilirim ki? Bunu bilen Fransızca öğretmeni adayı benim söylediklerimi önemser mi? Sonuçta onun için öğretim bilgisi dersi ciddi bir ders olabilir mi?)

 Eğitimin Hedefleri, bireyin kişisel hedeflerliye ne denli ilişkilendirilirse, o denli güdülenir ve öğrenir derken, kişisel hedefi işini iyi yapmak olan, işini salonda, sahada yapacak beden eğitimi öğretmenine de, laboratuarda yapacak bilgisayar öğretmenine de, atölyede çalışacak resim-iş öğretmenine de aynı içerik ve süreçle “sınıf yönetimi” dersi veriyoruz…  Bir İngilizce öğretmenine,  sınıfta kullanacağı “yöntem”, “yaklaşım” ve “ilkeler” konuya ilişkin alan dersleri aracılığı ile kazandırılırken, hiçbir zaman gereksinim duymayacağı ve kullanmayacağı “genel öğretim yöntemlerini” veriyoruz. Hatta (çok kereler başıma geldiği üzere) dil öğretim alanında uygulanması olanaksız olan yöntemin, alanı bilmediğimiz için, “alana uygulanması” konulu görevler, ödevler veriyoruz. Bunlardan bunalan çocuk da, yardım için alan öğretmenlerine başvururken, eğitim öğretmeninin bu uygulaması hakkındaki eleştirileri duyarak, öğretim bilgisine karşı olumsuz tutumlarını pekiştiriyor.

 Eğitim Bilimlerinin de kendine göre alanları vardır. Disiplinler arası çalışmalar hariç olmak üzere, bir alanda çalışmak, alanı sahiplenmek, alanın sorunlarıyla uğraşmak yapılan işe bilimsel bir hava, bir ağırlık katar. Ancak, ortaöğretimde bile Coğrafya Öğretmeni, Tarih dersine girmezken, Türkçe öğretmeni, Edebiyat dersine giremezken, uygulamada, “eğitim bilimci” alanı ne olura olsun, her derse girebilmektedir. Ortaöğretimde bile, “branşlar” varken, bilim alanları, disiplinler temelinde yapılanmış üniversitede, “eğitim bilimci” olmak, her dersi verebilmek için yetiyorsa, bu, belli bir alanda uzmanlaşmış ya da derinleşmiş görünmenin, pratikte bir anlamının olmadığı gibi tehlikeli bir mesajı içerir. (Bu durumu, Üniversite otomasyonunda öğretim üyelerinin verdiği derslere bakarak görmek mümkündür.)  Bu da, öğretim bilgisini “herkesin yapabileceği bir iş” haline getirip, bunu herkesin yapabileceği algısının,  algının ötesine geçip inanca dönüşerek, uygulama olarak önerilmesine yol açar. Nitekim, öğretim bilgisi derslerini herkesin bir şekilde verebileceği inancı olmasa, kim “pedagojik formasyona” cesaret edebilir ki?

 Bazen bu alanı önemsememek (ya da kişisel tartışmalarda işittiğim üzere, olayı, “bizden iyi mi yapacaklar sanki” şeklinde düşünmek) alanı matematik, kimya, biyoloji olmayan eğitimcinin, bu alanın öğretmen adaylarının öğretmenlik uygulamalarını üstlenmesine kadar gidebilmektedir ve maalesef bu uygulamaya ilişkin üzülerek anımsadığım deneyimlerim vardır. Böylesine bilimsellikten uzak uygulamalar, eğitim bilimlerinin imajını zedelemektedir.

 Sınav yapmayı öğrettiğimiz dersin sınavını, derste sözü edilen nitelikleri taşımayan bir kağıt üzerine, bir sınavda olması gerekenlerin yazılmasını isteyerek yaparsak,  zaman yönetimini paylaştığımız dersten zamanında çıkmazsak, çatışma yönetiminden söz ederken sınıfla çatışırsak, zaten alanıyla ilişkilendirilmediği için çok da anlamlı olmayan öğretim bilgisi hakkında, öğrenende şöyle bir algı oluştururuz: “Eğer derste paylaşılanlar, gerçekten işe yarar ve uygulanabilir olsaydı, dersi veren hocam uygulardı zaten. O zaman bu öğretim bilgisi, formalite ya da prosedür olsun diye programa konmuş derslerdir ve bir şekilde aradan çıkarılmalıdır.”  Eğitim derslerinin algılanma biçimi hiç de iyi değildir. Gerçekten de insanlar, söylenenden çok yapılanları, yaşadıklarını öğrenirler.

 Yaptığımız işi en iyi biz biliriz söylemi iddialı bir söylemdir.  Zaman zaman yaptığımız işi tartışmaya açmakta yarar vardır. Bu işi yapmaya çalışanların davranışlarını art niyetli yaklaşımlar olarak nitelemek de bu olanaktan yararlanmayı engeller.

 1997 yılında, temel eğitimin sekiz yıla çıkması vesilesiyle, ülkenin öğretmen yetiştirme sistemi mercek altına alındı. Öğretmen eğitimi programları tümden değiştirildi.

Programlar 10 yıla yakın bir süre uygulandıktan sonra, güncellenme gereksinimi duyuldu.

Tekrar bir tartışma başladı. Meslek Bilgisi (Peagojik Formasyon) dersleri çoktu, azdı, “özel öğretim yöntemleri dersini” eğitimciler mi verecekti, alancılar mı verecekti diye uzun uzun tartışmalar yaşandı…

Bu tartışmaların yaşandığı bir dönemde, konuya ilişkin bir çalıştaya katıldım. Aslında akademik konum ve sıfat itibarıyla oralarda boy gösterecek durumda değilim ama bir şekilde bulundum işte. Ülkemin eğitim politikalarında söz sahibi hocalarımın bulunduğu salonda, birden elimi kaldırdım ve benim için önemli olan şu soruyu sordum ortaya: “Bana doktorada program geliştirme, program değerlendirme dersi veren hocalarım, şimdi üzerinde tartıştığımız programı, bilimsel olarak, hangi program değerlendirme yaklaşımıyla değerlendirdik ve neleri bulduk da, üzerinde tartışıyoruz?” Oysa geçen 10 yılda programlar sistematik olarak hiç değerlendirilmemişti. Sonuç, bulgu diye tartıştıklarımız, farklı kişilerin bireysel gözlem ve algılarından başka bir, şey değildi ve sanki program değerlendirme sonuçlarıymışçasına ele alınıp üzerinde konuşuluyordu. İşte bu noktada, gene aynı noktaya geliyorum, eğitim bu nedenle “bilim” olamıyor,  üzerinde herkesin konuştuğu genel bir konu olmanın ötesine gidemiyor. (Bu arada ben doktora tezi olarak, üç üniversiteden örneklem alarak, İngilizce Öğretmenliği Lisans Programını değerlendirmiştim)

 Bir konu tam anlamıyla “bilim” olamayınca, gerçekten de aklın ve nesnelliğin ölçütleriyle tartışılamıyor. Programlar üzerinde tartışmalar sürerken, öğretmenleri istihdam eden Milli Eğitim Bakanlığı da, lisans programlarıyla öğretmene kazandırılması öngörülen öğretmen yeterlikleri belirliyordu ama her iki kurum da kendi başına çalıştığı için, ne programların yeterlikleri kazandırması, ne de yeterliklerin programla ilişkilendirilmesi mümkün olabiliyordu. Bu arada eğitim bilimciler, içinde  “sistem yaklaşımı” söylemleri geçen dersler vermeye devam ediyorlardı…

Öğretim Bilgisi kavramının içi boşaltılmıştır.

Bir konuyu bilen ve konuşabilen herkesin öğretebileceği kanısı egemendir.

Üniversitedeki öğretim üyelerinin tamamına yakını öğretme işini, öğrenirken gördükleri gibi, değerlendirmeyi de kendi oldukları sınavlardaki gibi yapmaktadırlar.

Bu algılama biçiminde, buna göz yuman yöneticiler kadar, işini hakkını vermeden yapan, alanlara saygı göstermeyen, günlük kaygılarla öğretmenliği saat 17’den sonraki 3-5 derslik sertifikaya indirgeyen eğitimcilerin payı vardır.

Bugünkü tartışma, eğitim bilimi bakışıyla, Maslow’un piramidinin tabanında yer aldığı için, bir nitelik ya da iyiyi arama tartışması değildir.

Mevcut uygulamalar ve söylemler açısından bakıldığında, bu nitelikteki bir tartışmadan da çok uzaktadır

 Ben de o nedenle, düşüncelerimi bilimsel bir bakış açısı yerine, “sofra muhabbeti” üslubunda paylaşmayı daha uygun buldum.

Eğitim uygulamalı bir bilim olarak ele alındığında,
Öğrenme ve öğretme süreçlerini bilimsel çerçevede yürütecek öğretmenler yetiştirildiğinde
Eğitimin işlevleri göz önüne alınarak eğitim politikaları saptandığında

 işler düzelmeye başlar demek geliyor içimden ama diyemiyorum.

 Ne alakası var demeyin, on yıl önce depremden onca insanımızı kaybettikten sonra hala dere yatağına ev yapıyorsak, o evleri götüren selin içinde yağma peşinde koşuyorsak, benimkisi muzu bala banıp konuşmaktan başka ne olabilir ki?

ÇALIŞMA ODASI (DÜKKAN) DEĞİŞİKLİĞİ

Dekanlıkça yapılan yeni düzenleme sonucu  Eğitim Bilimleri Bölümünün çalışma odaları, B BLOK (Beyaz Bina) 1′nci Kata taşınmıştır.

14 EYLÜL Pazartesi gününden itibaren, çalışma odam (eskilerin ifadesiyle dükkanım) B Blok 102 numaralı odadır. (ADRES: Dekanlık katı, Çay Ocağı Arkası)

Ortaöğretim öğretmenleri özel alan yeterlikleri taslağı hakkında görüş

Ortaöğretim Öğretmenleri Özel Alan Yeterlikleri, “Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Özel Alan Yeterlik Taslağı”, “Tarih Öğretmeni Özel Alan Yeterlik Taslağı”, “Felsefe Öğretmeni Özel Alan Yeterlik Taslağı”, “Orta Öğretim İngilizce Öğretmeni Özel Alan Yeterlik Taslağı” gibi başlıklar altında hazırlandığı için,  burada konu alanı kapsamının yeterli olup olmadığı, yeterliklerin işlevselliği ve uygulanabilirliği gibi konuları içerecek biçimde alan eğitimi bakış açısıyla bir değerlendirme yapılmamış, genel anlamda standartlara dayalı bir yeterlik sisteminin işlevselliğini yerine getirebilmesi açısından sahip olması gereken temel özellikler açısından incelenmiştir. Değerlendirmede, sadece örnekleme amaçlı olarak, Orta Öğretim İngilizce Öğretmeni Özel Alan Yeterliklerinden birisinden söz edilmiştir.

 Her alanda olduğu gibi, öğretmen eğitimi alanında da, rekabetle başa çıkabilecek ve kaliteyi güvence altına alacak bir yaklaşımın göstergesi olan, standartlara ve yeterliklere dayalı bir öğretmen eğitimi yaklaşımını benimsemek gelecek adına umut verici, olumlu bir adım olarak değerlendirilmektedir.  Çünkü böylesi bir yaklaşım,

 Öğretmen eğitiminin niteliğinin onaylanmış standartlara dayalı olarak yürütüldüğünün güvencesini sunma,

Yetiştirilmekte olan öğretmenlerin istenen niteliklere sahip olduğu bilgisini verme

Gerek toplumsal sorumlulukları, gerekse ödediği vergiler nedeniyle, toplumun duyarlı kesimlerine, kamu harcamalarından eğitime ayrılan payın hangi etkinlikte kullanılıyor olduğu bilgisini sunma

 gibi önemli görevlerin yerine getirilmesini mümkün kılacaktır.

 Ancak, böylesi bir yaklaşımın daha nitelikli, daha işlevsel biçimde uygulanabilmesi için, aşağıdaki görüş ve öneriler sunulmuştur:

 Milli Eğitim Bakanlığının üzerinde çalıştığı öğretmen yeterliklerinin, Bakanlığın çeşitli iletişim araçlarıyla paylaştığı biçimiyle,

 Öğretmen yetiştirme politikalarının belirlenmesinde,

Öğretmen yetiştiren yüksek öğretim kurumlarının hizmet öncesi öğretmen yetiştirme programlarında,

Öğretmenlerin hizmet içi eğitiminde,

Öğretmenlerin seçiminde,

Öğretmenlerin iş başarımlarının, performanslarının değerlendirilmesinde,

Öğretmenlerin kendilerini tanıma ve kariyer gelişimlerinde kullanılması

 düşünülmektedir.  

 Bu açıdan bakıldığında, belirlenen yeterliklerin, bir ÖLÇÜT olma işlevinin ön planda olduğu görülmektedir. Gerçekten de bu güne kadar, çeşitli tarihlerde, “Öğretmen Nitelikleri”, “Öğretmen Yeterlikleri” belirleme çalışmaları yapılmış, ancak bu çalışmaların sonuçları, uygulamada ölçüt olma işlevini tam olarak yerine getiremediğinden, değerlendirme amaçlı olarak kullanılmalarında umulan yarar sağlanamamıştır.

 Örneğin, ortaöğretim İngilizce Öğretmeni Özel Alan Yeterlikleri arasında yer alan

A.1. İngilizceyi sözlü ve yazılı iletişimde doğru ve uygun kullanarak model olabilme yeterliğine ilişkin performans göstergelerine bakıldığında, bu yeterliğe ilişkin

 A.1.1. Sesbilim (fonoloji-genel ses sistemi) bilgisini doğru ve uygun kullanır.

A.1.2. Biçim (morfoloji-sözcük yapısı) bilgisini doğru ve uygun kullanır.

A.1.3. Sözdizimi (sentaks-öbek ve cümle yapısı) bilgisini doğru ve uygun kullanır.

 gibi performans göstergelerinin olduğu görülmektedir. Ancak, herhangi bir performans göstergesinin değerlendirilmesinde, o performans göstergesinin yeterli sayılabilmesini olanaklı kılan asgari düzeyin ne olduğu, değerlendiriciye kalmaktadır. Bu sorun genel öğretmen yeterlikleri sisteminde, performans göstergelerinin, aşamalılık ilkesine göre, birikimli bir biçimde sıralanarak 3 kategoriye ayrılması şeklinde çözülmüşken, Ortaöğretim Alan Öğretmenliği yeterliklerinde göz önüne alınmış görünmemektedir. En azından, hangi performans göstergelerinin, hangi düzeyde kabul edileceği yargısı değerlendirmeciye bırakılmıştır. 

 Standartlara dayalı değerlendirme yaklaşımında, performans göstergesi, söz konusu yeterliği kazanması öngörülen kişinin, o yeterliği uygulama alanına aktarmış sayılabilmesi için neleri, bilgi, beceri, tutum anlamında davranış olarak sergilemesi gerektiğinin ifadesidir. 

 Herhangi bir performans göstergesinin nesnel ve kıyaslanabilir biçimde değerlendirilebilmesi için de, bu performans göstergesinin kazanılmasının kabul edilebilirlik derecesinin ölçüt olarak belirlenmesi gerekir. Bu amaçla da, her bir performans göstergesine ilişkin, başarıldığında ilgili performans göstergesinde yeterli olmanın ölçütü olarak değerlendirilen bir dizi [basitten karmaşığa, kolaydan zora, bilmeden uygulamaya doğru] birikimli davranış ve/veya üründen ibaret olan performans ölçütleri belirlenmelidir. Bu performans ölçütleri, YETERSİZ  YETERLİ   MÜKEMEL   gibi başlıklar altında birikimli (kümülatif) bir şekilde sıralandığında, değerlendirici, görebildiği performans ölçütlerinin hangi kategoriye kadar sergilenebildiğine göre performans göstergesinin değerlendirmesini yapabilecektir.

Orta Öğretim İngilizce Öğretmeni Özel Alan Yeterliklerinde birinci yeterlik alanı olarak DİL BİLEŞENLERİ VE DİL EDİNİMİ BİLGİSİ belirlenmiş, kapsamı da açıklanmıştır. Ardından, bu yeterliği kazanmış sayılabilmek için, performans olarak sergilenmesi gereken 6 davranış, A.1’den A.6’ya kadar olacak şekilde, Performans Göstergeleri olarak sıralanmıştır. Ancak, kişinin, bu performans göstergelerinden ne kadarını, hangi düzeyde sergilediğinde yeterli sayılacağı bilgisi mevcut değildir. Bu haliyle de, nesnel bir ölçüt içermediği için, sistem kıyaslanabilir değerlendirme yapma işlevini yerine getirmede yetersiz kalmaktadır.

 Bu sorunun çözümü için, performans göstergeleri, kolaydan zora, basitten karmaşığa doğru aşamalı biçimde ve birikimli olarak sıralandıktan sonra, hangi aşamanın hangi yeterlik kategorisinde olacağı belirlenebilir.

 İdeal olarak, performans göstergeleri için de, nesnel değerlendirmeye olanak sağlayabilmesi için, yukarıdaki biçimde PERFORMANS GÖSTERGELERİ belirlenebilir. İngilizce Öğretmeni Özel Alan Yeterliklerinden, 1’inci yeterliğin, 1’inci Performans göstergesi için olası PERFORMANS ÖLÇÜTLERİNİ içeren ve nesnel değerlendirmeye olanak verebilecek bir örnek aşağıda yer almaktadır.

 ORTA ÖĞRETİM İNGİLİZCE ÖĞRETMENİ ÖZEL ALAN YETERLİKLERİ

Yeterlik Alanı             : A. Dil Bileşenleri ve Dil Edinimi Bilgisi

Yeterlik                        : A.1. İngilizceyi sözlü ve yazılı iletişimde doğru ve uygun kullanarak model olabilme

Performans Göstergesi:A.1.1. Sesbilim (fonoloji-genel ses sistemi) bilgisini doğru ve uygun kullanır

Bu performans göstergesinin Performans Ölçütleri

Bugün 30 Ağustos….

 

Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovası’na atlıyacaktı.

Hakkımdaki bir yazıya ilişkin açıklama

2007-2008 Akademik Yılı Yaz Döneminde Ortaöğretim Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans Programında vermiş olduğum ölçme değerlendirme dersine ilişkin, Ekşi Sözlükte yer alan “dersini verdiği konuda hata yapan hoca” yakıştırması üzerine ve bu eleştirinin, mesleki yeterliğimle ilgili olması nedeniyle,  konu hakkında açıklama yapmam gerekli olmuştur.

Söz konusu programda verdiğim dersin amaçları, içeriği ve ders notları ders öncesinde programlanmış ve tüm ayrıntısıyla yazılı olarak Internet ortamında kişisel sayfam aracılığı ile yayınlanmıştır.

Programda, planlanması zorunlu olmadığı halde ölçmenin olabildiğince gerçek durumu yansıtabilmesini mümkün kılmak amacıyla bir de ara sınavı planlanmış, gerek ara sınavının gerekse dönem sonundaki yarıyıl sonu sınavının soru ve yanıtları sınavın hemen ardından öğrencilerle paylaşılmış, puanlanmış ve üzerlerine dönütleri yazılmış ara sınav evrakı izleyen derste öğrencilere dağıtılarak, öğrencilerin kendi sınav kâğıtlarının puanlanmasını incelemelerine olanak sağlanmıştır.

Ölçme araçlarının çeşitlerinden söz edildikten sonra, ara sınav uygulamasından önce öğrencilere, hangi tip sınavla ölçülmek istedikleri sorulmuş, ders verdiğim gruplardan birisinde öğrenciler kendi aralarında anlaşmaya varamamışlar ve bu gruptaki öğrencilere (programda olmadığı halde tarafımdan yapılan) bu sınavda her iki sınav formu birlikte verilmiş ve her iki sınav formundaki soruları inceledikten sonra diledikleri formu yanıtlamaları söylenmiştir. Bu uygulamada öğrencilere, TAMAMIYLA DENK SINAVLAR HAZIRLAMANIN UYGULAMADA NEREDEYSE OLANAKSIZ OLDUĞU ve teorik olarak da ölçme hatasına açık olduğu hem sınav esnasında hem de sınav sonrası değerlendirmede açıkça belirtilmiştir.

Hakkımda “dersini verdiği konuda hata yapan hoca” yakıştırmasını yapan MS Üniversitesinden 72…..025 numaralı öğrenci SY, sınava katılan 42 kişilik grupta tercihini çoktan seçmeli testten yana kullanan 4 öğrenci arasında yer almış ve genel ortalaması 74.4 olan sınavda, yüz tam puan üzerinden 16 (onaltı) puan alabilmiştir.  Öğrencilerin %90′ının açık uçlu sorulara yanıt vererek ortalama %70 performans gösterebildikleri bir sınavda, seçenekler arasındaki doğru yanıtları seçme becerisi ile 16 puanlık performans gösteren bir öğrencinin, ölçme değerlendirme konusunda yapacağı genel değerlendirmenin ne derece sağlıklı bir değerlendirme olacağı takdirlere kalmıştır. Zaten söz konusu öğrenci, yarıyıl sonu sınavında da oldukça düşük bir puan alarak dersten başarısız olmuştur.

İlgili yazıda sözü edilmeyen HATA, programda planlı olmadığı halde yapılan ve eleştiriye konu olan bu sınavdan, YARIYIL SONU SINAVINDAN ALDIKLARI PUANDAN DÜŞÜK PUAN ALAN ÖĞRENCİLERİN PUANLARININ DÖNEM SONU BAŞARI ORTALAMASINA KATILMAMASI, YARIYIL SONU SINAVINDAN DAHA YÜKSEK PUAN ALAN ÖĞRENCİLERİN PUANLARININ ORTALAMALARINA YANSITILMASIDIR.

Öğrencilerin lehine olacak şekilde yapılan bu hatanın kendimce gerekçesi de, yarıyıl sonu sınavının ara sınav konularını zaten içeriyor olmasıdır.

Adım açıkça verilerek mesleki yeterliğime ilişkin yapılan bu değerlendirme karşısında, söz konusu öğrencinin adından açıkça söz etmeyerek yaptığım bu açıklamanın, ilgili kişiyi muhatap alarak, ona bir cevap niteliği taşımadığını,  benden ders alan öğrencilerin haklı olarak, doğru olmayan bilgilerle ders aldıkları gibi bir endişelerinin olabileceği olasılığına karşı, onlara bir açıklama niteliği taşıdığını tüm ilgilenenlerin bilgilerine sunarım.

Abdullah Can

TYL Programında başarısız öğrencilerin Yaz Döneminde Lisans Programından ders alarak başarılı kılınmasına ilişkin uygulama hakkında görüşüm

Öğretmen Yeterliklerinin Lisans Programıyla Kazandırılma Derecesini Belirleme Çalışmasının Sonucu

2009 Mezunu 252 İngilizce Öğretmeninin katılımını umarak başladığım ÖĞRETMEN YETERLİKLERİNİN LİSAN PROGRAMINCA KAZANDIRILMA DERECESİNİ BELİRLEME çalışması, BELLİ BİR EĞİLİMİ GÖSTERECEK SAYIDA (en az 30 kişi) KATILIM SAĞLANAMADIĞI İÇİN yapılamamıştır.

Formu doldurarak çalışmaya katkı getirme zahmetine katlanan, aşağıda isimleri yazılı İngilizce Öğretmenlerine TEŞEKKÜR EDİYORUM…

DİLARA IŞIK
HANİFE KURNAZ
TUĞBA ÜNSAL
BURCU ÜNYILMAZ
ŞULE AKYÜZ
ÜMRAN ÇAVAŞ

FATİH DOĞAN

KÜBRA KILIÇ

CEREN COŞMUŞ

İREM ONAR
SERPİL KUŞKU
MUSTAFA SEÇKİN BACAK
MURAT ÇILĞIN
PELİN BALKAN
SEVDA GÜMÜŞBUĞA
ORHAN BAŞOL
VELİ DENİZ
MAHMUT BİLAL KALAYCI
TUĞBA BARAN
TUBA AKÇAY
CANDAN KOLUKISA

Ayrıca, iki İngilizce öğretmeni de, BU ÇALIŞMANIN BİR KATKI GETİRMEYECEĞİNE İNANDIKLARI İÇİN çalışmaya katılmak istemediklerini ifade etmişlerdir. Bu açık yürekli yaklaşımları nedeniyle onlara da teşekkür ediyorum…

Çalışmaya ilişkin açıklamalarda, bu konuda görüşlerinizi ifade etmenin, içinde yer aldığınız uygulamalara ilişkin duyarlığınızın bir göstergesi de olacağını belirtmiştim. Kuşkusuz gelecekte mesleği icra ederken karşı karşıya kaldığınız uygulamaları eleştirecek, çeşitli değerlendirmeler yapacaksınız. Ancak, kendi kendinize yapacağınız, sizden başka kimsenin duymayacağı değerlendirmeler ile sesinizi duyurmak için size sunulan olanakları kullanarak yapacağınız değerlendirmelerin aynı olmadığını zamanla göreceksiniz.

Tamamlansa da tamamlanmasa da her çalışmanın gösterdiği bir sonuç mutlaka olur.

Bu çalışmanın en görünen sonucu,

2009 yılı Uludağ Mezunu İngilizce Öğretmenlerinin %91,6′sı yakın bir gelecekte karşılarına çıkacak Öğretmen Yeterliklerinin kazanımı konusuna ilgi göstermemişler, mezun oldukları programı bu açıdan değerlendirme zahmetine katlanmamışlardır.

Bu bir suçlama, ya da itham değildir. Sadece bir sonuçtur. Bunun nedenini kuşkusuz en iyi kendileri bilmektedirler.

Sevgilerimle…