Ağu
31
2010

Mavi Kapak Kampanyası

Sevgili Sümeyye beni bir kampanya hakkında bilgilendirdi.

Ülke genelinde, engelli vatandaşlarımız için başlatılan plastik(mavi) kapak toplama kampanyasında toplanan her 250 kg (yaklaşık olarak 1000 kapak ediyor)  mavi kapak karşılığında bir adet engelli sandalyesi alınıyor. Bunu da bir engelliye bağışlıyorsunuz ya da sizin adınıza bağışlıyorlar.

Biriktirdiğiniz kapakları, Kars Dolunay Engelliler Derneğine yollayabilirsiniz ya da Cunda’da bu amaçla oluşturulan bir merkeze ulaştırabilirsiniz.  Sümeyye’nin Ayvalık’taki gönüllü bir arkadaşı biriktirdikleri kapakları Cunda’ya götürecek.  Böyle bir oluşumda yer almak isteyen olursa ve  e-posta ile bana ulaşırsa ben gerekli irtibatı sağlayacağım.

 Ayrıca İnternette  “Ulaştıramadığınız kapaklar için (0216-570 50 99) Alo Çevre Hattı’ndan bilgi alabilirsiniz şeklinde bir bilgiye de ulaştım.

 Kampanyanın bitiş tarihi 30 Eylül 2010. Ancak Sümeyye ve arkadaşları kendi organizasyonlarını 23 Eylül saat 16.00 ‘da bitirip kapakları kargoya vermeyi planlıyorlar.

 Sizleri böylesi duyarlı davranışlar içinde görmekten büyük mutluluk duyduğumu bilmenizi isterim. Bu nedenle Sümeyye’ye ve bu oluşumda yer alacak herkese teşekkür ediyorum. Biliyorum, çok klişe bir söylem ama, (Allah kimseye göstermesin) ne yazık ki doğru…  “Her sağlıklı insan bir engelli adayıdır…”

Ağu
30
2010

Bugün 30 Ağustos

Ağu
20
2010

Paylaşım ya da Duyuru

Sevgili Nesime’nin, belki birilerinin işine yarar, ilgisini çeker diye e-posta ile paylaşıma açtığı duyuruyu, ben de buradan paylaşıyorum. Umarım işinize yarar…

Sevgili Gönüllümüz,

 İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından yürütülen ve International Youth Foundation (Uluslararası Gençlik Vakfı), Sylvan/Laureate Foundation (Sylvan/Laureate Vakfı) ve TEGV işbirliği ile hayata geçirilen BİLGİ Genç Sosyal Girişimci Ödülleri projesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santral Kampusunda düzenlenen bir tanıtım kokteyli ile basına duyuruldu. Türkiye Eğitim Gönüllüler Vakfı olarak biz de gençlere yönelik bu projenin bir paydaşıyız.

 Proje ile ilgili detaylı bilgiyi ekte ve projenin web sitesi www.bilgiggo.com adresinde bulabilirsiniz. BİLGİ Genç Sosyal Girişimci Ödülleri ile:

-Her yıl topluma fayda sağlamış 10 genç sosyal girişimcinin ödüllendirilmesi ve eğitim alması hedeflenmektedir.

-Projenin amacı katılımcılara özel tasarlanmış bir eğitim deneyimi sağlamaktır. 

-Seçilen genç sosyal girişimciler İstanbulda gerçekleştirilecek eğitim programına katılma fırsatı yakalayacaktır.

-Genç sosyal girişimciler çabalarının karşılığını alacakları bir ödül töreninin ardından benzer düşünen küresel bir ağa dahil olacaklardır.

-Gençlerin projelerini geliştirmelerine destek olmak amacıyla ayrıca çevrelerindeki kurumlar ve sponsorlar ile temas etmeleri sağlanacaktır.

-Projenin 10 finalistine ise 3.500 Amerikan Doları nakit ödül verilecektir.

 

Projenin Seçici Kurulunda eski Başkanımız Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, Genel Müdürümüz Nurdan Şahin, Nokia CEOsu Conor Pierce, Tohum Otizm Vakfı Başkanı Mine Narin, Greenpeace Türkiye Genel Direktörü Dr. Uygar Özesmi, KA-DER Başkanı Çiğdem Aydın, Türkiye Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği Genel Sekreteri ve Habitat İçin Gençlik Derneği Bşk. Yrd. Ali Ercan Özgür, Yrd. Doç. Dr. Burcu Güler, Alman Marshall Fonu Türkiye Direktörü Özgür Ünlühisarcıklı, Bilgi Üniversitesi Kurucusu Latif Mutlu, Bilgi Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Ural Aküzüm, Doğan Gazetecilik İcra Kurulu Üyesi Tijen Mergen, Marjinal Porter Novelli Genel Müdürü Asuman Bayrak gibi isimler bulunuyor.

Gönüllülerimizin önemli bir bölümünün projenin hedef kitlesi olan 18-29 yaş grubunda olması nedeniyle, projenin siz gönüllülerimize ve sizler aracılığıyla ulaşabileceğimiz diğer gençlere duyurulmasına çok önem veriyoruz. Projenin gençler için çok önemli bir katkı olduğunu düşüncesiyle, bu bilgilerin diğer arkadaşlarınıza ulaşması için gerekli desteği vereceğinize inanıyoruz.

 Sevgilerimizle,

Eğitim ve Gönüllü Departmanı

Haz
13
2010

Güzel Sözler…

May
16
2010

Şampiyon BURSASPOR

Bursaspor’un Şampiyonluğunu Kutluyoruz…

 YILMAZ ÖZDİL’DEN BİR YAZI

Bursa’dayım. Bir kafede oturuyorum.
Fonda müzik var.
Candan Erçetin söylüyor:
“Kırık kalpler durağında… “

 ”Kimini yakıp geçen aşklar incitmiş, kimini yanlış kararlar yıkıp geçmiş, kimine yakın dostu ihanet etmiş, kimi hayatın sillesini yemiş… “ ”Sözleşmeden buluşuverir kırık kalpler, anlatılmaz ama ordadır bütün dertler, gönül kırgınlıkları, hayat haksızlıkları, kader yalnızlıkları çeken bütün kalpler… “ Bana sorarsanız… Bursaspor’u anlatıyor. 

Ömer Erdoğan… Galatasaray’dan gönderildi.
Mustafa Keçeli…  Trabzon’dan gönderildi.
Ali Tandoğan…  Beşiktaş’tan gönderildi.
Turgay Bahadır…  Kayseri’den gönderildi.
Tuna Üzümcü…  Beşiktaş’tan gönderildi.
Hüseyin Cimşir…  Trabzon’dan gönderildi.
Zapotocny…  Beşiktaş’tan gönderildi.
Ertuğrul Sağlam… Beşiktaş’a yaranamadı.
Oynarken de gönderildi.  Hocayken de. 

“Kırık kalpler durağı”dır Bursa… Tıpkı şarkıdaki gibi, gönül “kırgınlığı”, hayat “haksızlığı”, kader “yalnızlığı” çekenlerin, “sözleşmeden buluşuverdiği” adrestir, Bursa… “Kimini yanlış kararlar yıkıp geçmiş, kimine yakın dostu ihanet etmiş, kimi hayatın sillesini yemiş… “ Taaa üç ay önce Fanatik’te yazmıştım bu yazıyı. 

Bizans basını “ırkçı, faşist, katil” diye damgalıyor, sadece takımıyla değil, çoluğuyla çocuğuyla koskoca bir şehir “kırık kalpler durağı” haline getiriliyordu… Ve herkes, “Sen İzmirlisin, Göztepelisin, sana ne Bursa’dan?” diye merak ediyordu. 

O günlerde, Bursa’yı daha çok hedef haline getirmemek için elim gitmemişti… Bugün yazıyorum.

Sadece 5′inci büyük değildir… “İlk”tir.

17 defa Şükrü Saracoğlu.
17 defa Ali Sami Yen.
13 defa İnönü.
6 defa Avni Aker. Hangi renklere gönül verirsen ver…
Türkiye’nin ortak şampiyonudur Bursa.
Çünkü, Cumhuriyet tarihimizde ilk kez “Atatürk” Stadı’nda kaldırılıyor kupa!

Yılmaz Özdil/Hürriyet

       

May
14
2010

Mavi Liman

 

Nis
7
2010

Sorular?

YANITLAYAMADIĞIM  SORULAR…

1-Eğitim bir BİLİM midir, BİLİMLER midir?

2-BİLİMLER ise, bunlar HANGİ BİLİMLERDİR?  Bunlar bir araya geldiklerinde, kendi adlarıyla anılan BİLİMLER olma özelliklerini korurlar mı, yoksa başka bilimlere mi dönüşürler?

3-Bir konuda KİTAP YAZMAK,  konu hakkında yetkin olma iddiasıdır. Acaba bu denli yetkin olanların ANLAŞAMADIĞI BİR KONUDA uygulayıcıların hali nice olur?

4-Daha işin ADINI KOYMADA BİR SORUN VAR GİBİ görünüyorsa, “daha ileriki aşamalarda neler vardır kim bilir?”  diye düşünülebilir mi? [Mesela, "yöntem", "teknik", "amaç", "hedef", "kazanım" gibi (amaçlanan anlam ile anlaşılan anlamı ortak  kılmak suretiyle) bilginin doğru paylaşımını  sağlayacak terminolojide de sorunlar olabilir mi?]

5-Acaba,  ÖĞRETMENLİK MESLEĞİNİN bu denli altının boşaltılmasında, yapılan işi  BİLİMSEL BİR TABANA OTURTAMAYAN eğitimcilerin bir payı mı vardır? 

Yoksa gerçekten EĞİTİM, EĞİTİMCİLERE BIRAKILAMAYACAK KADAR CİDDİ BİR İŞ midir?

Nis
7
2010

Yöntem? Teknik? Eğitim? Bilim?

DEVAM EDİYORUZ:

Öğretim İlke ve Yöntemlerine ilişkin yazılı kaynaklara bakıldığında, öğretimin gerçekleştirilmesine yönelik uygulamaların adlandırılmasında bir terim birliğinin olmadığı görülmektedir. Bu konudaki en belirgin karmaşa, “yöntem” (ya da metod) ifadesi ile “teknik” ifadesinin kullanımında karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, öğretimi amaçlanan konunun, hedeflenen davranışlarla ilgili bir olay aracılığı ile öğrencilere sunularak,  öğrencilerin, söz konusu olay üzerinde tartışarak, kişisel değerlendirmeler yaparak   konuyu öğrenmelerini hedefleyen uygulamayı, Demirel (2002 s.85) “ÖRNEK OLAY YÖNTEMİ”, Bilen (1989 s.92) “ÖRNEK OLAY İNCELEME TEKNİĞİ”, Hesapçıoğlu (1994 s.222) ve Küçükahmet (1994 s.56) “ÖRNEK OLAY İNCELEMESİ YÖNTEMİ” olarak adlandırmaktadırlar. Burada “Örnek Olay” ya da “Örnek Olay İncelemesi” ifadeleri, anlam açsından sadece bir ayrıntıyı belirtme ya da belirtmeme işlevini taşıdıkları için önemli bir soruna yol açmasalar da, birbirlerinden farklı anlamlar taşıyan “yöntem” ve “teknik” sözcüklerinin, birbirlerinin yerlerine kullanılmaları,  bir anlam ve sınıflandırma sorununa yol açmaktadır. Burada sorun, basit bir dil tercihi değildir. Her alanda, her disiplinde, kullanılan kavramların ifade biçimleri üzerinde kesin olarak saptanmış, farklı anlaşılmalara meydan vermeyen bir terminoloji birliğine varılmış olması, alanın ya da disiplinin bilimselliği açısından da önem arz etmektedir.

 Öğretim alanında, öğretimi gerçekleştirmeye yönelik etkinliklerin, “yöntem” ya da “teknik” olarak adlandırılmasında, birbirlerinin yerine kullanımdan kaynaklanan terminoloji sorununun çözümü için, “yöntem” ve “teknik” sözcüklerine, alandaki ilgililerin üzerinde anlaşacakları anlamlar yüklenmelidir. Ardından da, etkinlik, bu sözcüklerin anlamlarında yer alan ölçütlere göre değerlendirilerek, “yöntem” ya da “teknik” olarak adlandırılmalıdır. Buna ek olarak, belki de etkinliğin genel amacı ve işlevi bir başka ölçüt olarak kullanılabilmelidir.

KAYNAKLAR

Bilen, Mürüvvet (1989) Plandan Uygulamaya Öğretim  Gelecek Yayıncılık:Ankara
Demirel, Özcan (2002) Öğretme Sanatı (3ncü Baskı) Pegem Yayıncılık:Ankara
Hesapçıoğlu, Muhsin (1994) Öğretim İlke ve Yöntemleri  Beta Yayınları: İstanbul
Küçükahmet, Leyla (1994) Öğretim İlke ve Yöntemleri  Gazi Büro Kitapevi:Ankara
Mar
17
2010

Bilinen öyküyü hatırlamak amacıyla…

Sevgili kardeşim Işıl göndermiş e-postayla. Hikayeyi biliyordum, muhtemelen sizler de biliyorsunuz. Gülüp geçelim diye paylaşmak istedim. Ama biraz da DÜŞÜNELİM DİYE… Yüzlerden geçen gülümsemeleri göremem ama yapılacak olası yorumlar, düşünenlerin sayısı konusunda bir ipucu verebilir diye düşünüyorum. Sakın yanlış anlamayın, sizleri test etmiyorum, kendi kendinizi nasıl test edebileceğinizin yolunu göstermeye çalışıyorum… (Bu yüzden bu yazıya kayıtsız kayıtlı herkes yorum yapabilir)

Bir gün ormandaki hayvanlar bir araya gelip “Eğitim Şart” dediler ve bir okul açmaya karar verdiler.

Bir tavşan, bir kuş, bir sincap, bir balık ve yılanbalığı yönetim kurulunu oluşturdu.

Tavsan, mefruşatta (programda yani)  koşmanın bulunmasını,

Kus, uçmanın da dâhil edilmesini,

Balık yüzmenin mutlaka olmasını istedi ve Sincap da, ağaca tırmanmanın ve toprak kazmanın olmaza olmaz zorunlu dersler arasında olması gerektiğini belirtti.

Bütün bunları bir araya getirip bir mefruşat yaptılar ve “bütün hayvanların” bu dersleri görmesini istediler.

Tavsan, koşu dersinden A alıyor olmasına rağmen, ağaca tırmanmak tavşan için çok ciddi bir sorundu. Sürekli kafa üstü düşüyordu. Bir süre sonra beyni hasar gördü ve eskisi gibi koşamaz oldu. Artik koşuda A almak yerine, C alıyordu ve tabii, ağaca tırmanmada ise her zaman olduğu gibi yine zayıf alıyordu.

Kus, uçmada çok basarîliydi, ama sıra toprak kazmaya geldiği zaman, o kadar basarıli değildi. Sürekli gagasını ve kanatlarını kırıyordu. Bir süre sonra toprak kazma notu hala F olmasına rağmen, uçma notu C’ye düşmüştü. Bu arada o da ağaca tırmanmada çok zorlanıyordu.

 Balık, yüzmede mükemmeldi ama ne ağaca tırmanabiliyor ne de koşabiliyordu. Ne zaman bunları yapmaya kalkışsa ölecek gibi oluyordu. Sonunda yüzgeçleri zarar gördü ve artik yüzmeyi bile yarım yamalak yapar oldu.

 Sincap,  ağaca tırmanma, koşu ve toprak kazmada başarılı olsa da, yüzmede boğulma tehlikeleri yaşaya yaşaya iyi yaptıklarını eskisi kadar yapamaz hale geldi.

 Sonuçta sınıf birincisi olan hayvan her şeyi yarım yapabilen, geri zekâlı yılan balığı oldu.

 Ancak eğitimciler çok mutluydu, çünkü herkes bütün dersleri görüyor ve buna “Geniş Tabanlı Eğitim Sistemi” diyorlardı..

 

Şub
5
2010

Yaşamımızdaki üç şey…

Köy sakinleri yağmur duasına çıkıyorlardı. Bütün köy ahalisi köy meydanında toplanmıştı. İçlerinden sadece birinde şemsiye vardı. BU İNANÇTIR…

Babalar küçük çocuklarını havaya hoplatır, çocuklar da  buna  bayılır. Yere düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onu tutacaktır. BU GÜVENDİR…

Akşam yatağımıza girerken ertesi sabah  uyanıp,  hayatımızın  devam edeceğine dair  teminatımız yoktur.  Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.  BU ÜMİTTİR…

Ve bu üçü varsa hayat  güzeldir…

İnancınızı, güveninizi ve ümidinizi yitirmeyin…

Şub
4
2010

Motivasyon

                                    

        

Oldukça ilginç, ödülün özellikle bilişsel davranışlar üzerindeki etkisini sorgulayan bir sunum… Altyazılı olarak izlemek isterseniz  View subtitles bölümünü tıklayıp açılan menüden Turkish‘i seçebilirsiniz.

Şub
3
2010

Yaratıcılık

                       

Bu da yaratıclıkla ilgili.   Altyazı seçeneği bunda da var.

Oca
9
2010

Hacı Bayram Veli ile Mevlana…

 

Çok sevdiğim kardeşlerimizden birisinden bir e-posta aldım. Mesajın sonunda Mahatma Gandi’nin şu güzel sözü vardı:   You must not lose faith in humanity. Humanity is an ocean; if a few drops of the ocean are dirty, the ocean does not become dirty.

Daha sonuna gelmeden, çok önceden, bir yerlerde okuduğum aşağıdaki öykü geldi aklıma. Çok hoşuma gitmişti o zaman da. Aklıma gelmişken, buraya yolu düşen herkesle paylaşmak istedim…

 Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bayram Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister O zamanlar, dergâhlar ayni zamanda aşevi işlevi görürlermiş.

Durumu Hacı Bayram Veli’ye anlatır ancak  Hacı Bayram Veli  “helal değildir”  diyerek, bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır. Mevlana ise  hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bayram Veli’ye de anlattığını ama onun hediyeyi “helal değildir” diye  kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar. Mevlana şöyle yanıtlar;  “Biz bir karga isek Hacı Bayram Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir. “

Adam üşenmez kalkar Hacı Bayram dergâhına gider ve Hacı Bayram Veli’ye, Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bayram Veli’ye sorar.  Hacı Bayram da şöyle der:  “Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir”

Böylesi tevazu ve incelikle, birbirlerini yermek yerine yüceltebilmeyi becerebilen insanlar ve toplum olmamız dileğiyle…  

Ara
13
2009

Hayatın ortağı yapmak (Erdal Atabek)

(Bir sevgili hocamızın sunum olarak benimle paylaştığı bu güzel yazıyı, gelecekte  gençlerle  uğraşacak, velilerle işbirliği yapacak öğretmen adaylarıyla burada paylaşmayı uygun gördüm.) 

Günümüzün ergen dünyasını, bu dünyada geçerli olan ergen kültürünü anlamaya çalışıyoruz. Çünkü bu yeni oluşumu anlayamazsak, günümüz ergenleri ile erişkinler arasındaki uzaklık daha da artacaktır.

Yeni ergen kültürünün özellikleri içindeki hedef seçememegeleceğini  planlayamama, sorumluluk almak istememe, kendini hiçbir şeye zorunlu saymadan çevresini her şeye zorunlu saymaçaba harcamadan elde etmek isteme gibi özellikleri nasıl açıklamalıyız?

En önemli etkenler arasında sahip olma, elde etme ve kullanma ile bunları yapabilmek için çalışmak ve kazanmak gereği arasındaki bağı kopartan tüketim toplumu ideolojisidir.

Bu ideoloji, henüz çalışmayan ve kazanmayan gençlere kredi kartı vermekte, cep telefonları olmasının normal olduğunu söylemekteotomobil kullanarak özgürleşmeyi önermektedir. Gençler de bütün bunlar için yıllarca beklemek yerine, bütün bunları sağlamanın anne babalarının görevi olduğunu düşünmekte, bunların kendi hakları olduğunu öne sürmektedirler.

Bizim yaşam kültürümüzün iki özelliği de tüketim toplumunun ideolojisi ile buluşmaktadır. Çocukların aşırı korunmasının ailenin görevi olduğuna ilişkin yaygın tutum ile çocuklarla gurur duyma isteği.  Bu iki özellik de çocukların yaşam standartlarına ailelerin -kimi zaman- ekonomilerinin üstüne de çıksa destek vermelerini sağlayan bir tutum yaratmaktadır.

Anne babaların şu sözlerini çok sık duyuyoruz:
Biz (ya da ben) çocuklarımız için yaşıyoruz.
Ne yapıyorsak onlar için yapıyoruz.
Biz çok sıkıntı çektik, onlar bu sıkıntıları çekmesin istiyoruz.
İlerde hayatın birçok haliyle karşılaşacaklar, bari şimdi mutlu olsunlar.
Mutlu bir çocukluk dönemleri olsun.
Biz gençliğimizi yaşamadık, onlar doya doya yaşasınlar.
Bizim yapamadıklarımızı onların yapması bizi memnun ediyor.

Her şeyleri var, neden çalışmadıklarını anlayamıyorum.
Hiç sıkıntıya gelemiyorlar, istedikleri hemen olsun istiyorlar.
Her istediğini yapıyoruz ama o bizim ne istediğimize aldırmıyor bile.
Çok iyi çocuktur, ama arkadaşlarına uyuyor.
Aklına hiç kötülük getirmez, ne söylense inanır.
Böyle giderse nasıl yapacak bilmiyorum.

Bu sözlerin hepsi de birbiriyle bağlantılıdır. Bu sözlerin oluşturduğu merdiven basamak basamak çıkılmaktadır. Sonuçta erişilen yer de hiç kimsenin düşünmediği, hiç kimsenin istemediği bir yer olmaktadır.

Neden?

Çocuklarımızı hayatımızın ortağı değil, refahımızın ortağı yapıyoruz da ondan.

Neden hayatlarınızı çocuklarınıza adıyorsunuz?
Neden çocuklarınız için yaşıyorsunuz?
Neden çocuklarınıza istemedikleri şeyleri vermek için bunca çaba harcıyorsunuz?
Neden çocuklarınıza hak etmedikleri şeyleri elde etmeleri için yükümlülük duyuyorsunuz?
Neden çocuklarınıza sorumluluk vermiyorsunuz?  Şimdi almıyorlar, çünkü sorumluluk vermekte çok geç kaldınız.
Neden çocuklarınızı, yaptıkları yanlışlıkların sonuçlarıyla karşılaştırmıyorsunuz?

Bu durumda, çocuklar ve gençler  ailelerin onları her koşulda koruyacağını biliyor.
Çocuklar ve gençler, kendileri hiçbir şey yapmasa da, ailelerin onlar için her şeyi yapacaklarını öğreniyor.
Çocuklar ve gençler, geleceklerinin aileleri tarafından hazırlanacağına güveniyor.
Onun için de kendine güvenmiyor, sorumluluk almıyor, kendisini hiçbir şey için zorlama gereğini duymuyor.
Yapılması gerekenler yapılmaz, yapılmaması gerekenler yapılırsa sonuçlara neden şaşmalı?

Lütfen, biraz düşünür müsünüz?

Erdal ATABEK

Kas
17
2009

Lütfen ablalar okumasın…

Sınavdaki sorulardan birisindeki seçenekte adı geçen, divan edebiyatımızın mühim şahsiyetlerinden Sümbülüzade Vehbi Efendi’nin kim olduğunu ve müstesna şiirini bilmediklerini beyan eden öğrencilerim oldu… (Sınavda Sümbülüzade’yi sorduğumu düşünen işgüzarlara açıklama olsun diye ayrıntıyı da paylaşalım. “Sümbülüzade’nin şiirini ezberden okumak” gibi bir davranışı da içeren bir dizi davranışın ne tip davranışlar olduğunu  sorgulamıştık…)

Gençliğin böylesine önemli mevzulardaki “eğitimsiz duruşu” beni derinden üzdü…

Bu ciddi eksikliği telafi etmek de vacipken farz oldu…

 Sümbülüzade’nin o müstesna şiiri aslında “iletişim” derslerinde incelenecek tarzda bir metin olup, iletişimde, göndericinin kodladığı mesaja yüklediği anlam (ki gavurcası “intended meaning” dir)  ile kodu çözen alıcının mesaja yüklediği anlamın (ki bunun gavurcası da “received meaning” dir) örtüşmesi ile iletişimin vuku bulduğunun güzel bir örneğidir.

 Meselenin bir de dilbilgisi boyutu vardır.

Geçişlilik (transitivity) bir eylemin mutlaka “nesne” işlevini taşıyacak bir tamamlayıcı gerektirmesi şeklinde tanımlanır, ancak bu “sözdizimsel” ya da “yapısal” bir açıklamadır. Bunun bir de “anlamsal” boyutu vardır ki, sizler nesne gerektiren bir eylemi, nesnesiz kullandığınız vakit, sizi dinleyen o nesneyi kendi zihninde oluşturur ve eksik cümleyi zihninde sözdizimsel anlamda tüm ögeleri var olan bir cümleye dönüştürür. İşte bu durumda, sizin sözünü etmediğiniz nesneye yüklenen anlam ile nesneyi kendi zihninde oluşturan kişinin nesneye yüklediği anlam farklı olunca “mizah” doğar. Örneğin, vermek eylemi “geçişli” bir eylemdir ve mutlaka nesne gerektirir.

Kadın sonunda vermeye razı oldu…. (yüzünüzden geçen gülümsemeyi görebiliyorum) [Bu noktada "sosyodilbilimsel" bir açıklama da getirilebilir. Kişiler "taboo words" denilen, uluorta söylenilmesini doğru bulmadıkları sözcükleri,  "euphemism" de yapamıyorlarsa, alıcının sezgisine bırakma eğilimde olurlar. Yukarıdaki cümleye herkesin gülmesinin açıklaması da budur.]

 Kadın sonunda arabasını vermeye razı oldu… cümlesinin nesnesi söylenmemiş haliydi bir önceki cümle… Yine “poşetli” muhabbet oldu galiba. Ama Adnan’ın dediği gibi poşetin içinde size asıl göstermek istediğimi görebilmenizi diliyorum… Bir kısayolla şiiri paylaşmak yerine, bunca laf etmemin hikmeti budur…

 Bu girişten sonra Sümbülüzade’nin müstesna şiirini BURADAN okuyabilirsiniz…

(Hoop hop, ablalar hariç….)

Kas
11
2009

TORPİL NASIL YAPILIR?

Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus’tadır. Bakan ise Niğdeli Zeynel Abidin ÖZMEN’dir.
Bakan, makamında çalışmaktadır.

Kapı çalınır.
Bakanın gür sesi:
“Giriniz!”

 Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler.

Bakan konuklara yer gösterir ve kendisine uzatılan zarfı alır.

Atatürk’ten gelen bir mektuptur bu:
 
“Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı…”
Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur:
 
Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir liseye (parasız yatılı olarak) kayıtlarını yaptırın…”
 
Bu, Atatürk’ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim Genel Müdürünü çağırtır ve bu direktifi verir:

“Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun evraklarını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz.” der.
 
Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN de bir mektup yazarak Yaver Bey’le Atatürk’e yollar.
Mektubun içeriği şöyledir:
 
Muhterem Atatürk,

Yaver Bey’le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım.
Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için; bu çocukları fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığım izin vermedi. Bu nedenle emirleriniz gereği her iki çocuğun da Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte arz ediyorum…”
 
Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü’ye telefon ederek:
Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne  yaptı.” diyerek olayı anlatmış.
 
İnönü, Bakan adına özür dilemiş. Atatürk:
 
Yok! demiş, “özür dileme. Çok memnun oldum…”

“Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse.”
 

Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN, 15.08.1985  günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay’a iletir. O da 15.09.1985′te gazetesinde yayımlar.