Gündemde, Fen Edebiyat Fakültelerinde öğretmenlik formasyonu derslerinin verilmesi var.
Bir de Açıköğretim Fakültesinin Türk Dili Edebiyatı, Felsefe ve Sosyoloji Öğretmenliği Programlarını açması…
Tartışmalar genelde Fen Edebiyat Fakültelerinin kuruluş amacının öğretmen yetiştirme olmadığı, Açıköğretim Fakültesine giriş puanının 165 olduğu yönünde yoğunlaşıyor. Diğer yandan, seçeneğin artmasının ve kulvara yeni rakiplerinin eklenmesinin nitelik artışını tetikleyeceği yönünde olumlu görüşleri olanlar var.
Ama durumu, bilimsel ve nesnel bir bakış açısıyla, her iki taraftan da bakarak ele almaya ve bu tartışmanın ardındaki büyük resmi görmeye çalışmak da gerekiyor…
Bu bir sonuç aslında.
Ama bunca öğretmenlik formasyonunu almış, KPSS’lerde elenmeye çalışan genç varken, atanma oranları ortadayken, artan “öğretmen ihtiyacını karşılama” gibi bir gereksinimin doğurduğu sonuç değil tabii ki…
Bu, içi boşaltılmış, toplumsal statüsü düşürülmüş, yeterlikleri profesyonelce uygulanmadığı için, zaten herkesin doğuştan bu yeterliklere sahip olduğu inancı oluşturulmuş, devletin “devlet memurluğu” kadrolarını dilediğince kullanabilmesinin aracı haline getirilmiş bir mesleğin, öğretmenliğin, düşürüldüğü içler acısı durumun doğal bir sonucu…
Önce tarihe bir göz atalım
Bugün, korumak kollamak geliştirmek yerine, olanaklarını şahsi menfaatlerimizin tahakkuku için kullandığımız, bir mirasyedi zihniyetiyle davranmamıza rağmen bize sunduğu olanakları hala tüketemediğimiz, en önemli ve en değerli mirasımız, Cumhuriyetimiz kurulduktan sonra, “bir oluşumu muhafaza etmenin kurmaktan zor olduğunun” farkında olan Atatürk, 25 Ağustos 1924’de Ankara’da toplanan Muallimler Birliği Kongresinde aynen şunları söylemişti:
Öğretmenler, yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri, sizler yetiştireceksiniz ve yeni nesil sizlerin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin beceriniz ve fedakârlığınızın derecesi ile orantılı olacaktır. Cumhuriyet fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli yüksek karakterli muhafızlar ister. Yeni nesli bu nitelikte ve yetenekte yetiştirmek sizin elinizdedir.
Görüldüğü gibi yüklenen misyon, bugün sığ biçimde ele alındığı gibi “pisagor bağıntısının”, “mitoz bölünmenin” ya da “ dilek şart kipinin” öğretimi değildir ve bunları bilmenin ötesinde başka yeterlikleri de gerektirmektedir…
Pek çok öğretim kurumunun bahçesindeki Atatürk büstünün kaidesine pirinç harflerle yazılmış bu sözler, böyle yapılarak, bir meslek erbabını onurlandırmak için sarf edilmiş sözler olarak algılatılmak istense de aslında durum farklıdır.
Cumhuriyetin, ehil öğretmenlerin yetiştireceği, fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli yüksek karakterli muhafızların ellerine teslim edilmesinin gereği, bir inançtır, aklın yolunun gösterdiği bir çözümdür. Eğer buna gerçekten inanmasaydı, Bursa, Uşak, Gediz, Emet, Tavşanlı, Kütahya ve Eskişehir’in işgal edildiği günlerde, o hengâmede cepheyi bırakıp gelerek 16–21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Ankara’da bir Maarif Kongresi toplamazdı…
1925-1935 arası Eğitim Seferberliği sonunda, Fransız devriminin önde gelen simalarından George Jacques Danton (1759-1794) un, “Halkın ekmekten sonra en başta gelen ihtiyacı eğitimdir” sözü bir kerecik de olsa Türkiye’de gerçekleşmiştir.
Sonra, rahmetli Selahattin Ertürk Hocanın ifadeleriyle, toplumsal yapıda insan malzemesini hakkıyla hesaba katmayan bu toplum, 1940’ların milliyetçiliğinin şovenizme, 1950’lerin demokrasisinin demagojiye, 1960’ların sosyal devlet idealinin anarşiye dönüşümünü seyretmiş, gerçekte çözüm olamayan zoraki önlemlerle toplum ve devlet yapısını muhafaza etmeye çalışmıştır.
Yine Eğitim Tarihi üzerine araştırmalarıyla tanınan Necdet Sakaoğlu’nun şu saptaması da ilginçtir: “Cumhuriyet Eğitimi, uzun bir süre geçmesine karşın köklü atılımları gerçekleştirememiş, denenmiş doğrulara sahip olamamış, eğitimi sağlam bir temele oturtamamıştır”.
Tarihsel bakışa biraz da bilim ekleyelim:
Eğitim derslerinin başında, eğitimciler derler ki, “ilk temel gereksinimleri varlığını sürdürmek ve doğayla başa çıkmak olan insan, toplum haline yaşamaya başladıktan sonra, artan gereksinimlerini sistematik biçimde karşılamak için toplumsal kurumlar oluşturmuştur.” Mesela, anlaşmazlıkların çözümü için “hukuk”, kıt kaynaklarla sonsuz gereksinimlerini karşılamak için “ekonomi” gibi…
Bilginin öneminin artması, toplum yapısının çok daha karmaşık hale gelmesi ve en önemlisi kazanılacak bilgi ve becerilerin artık gözlem ve taklitle edinilemeyecek kadar çoğalıp karmaşıklaşması, toplumların varlıklarını sürdürebilmeleri için başka ve çok önemli bir kuruma olan gereksinimi doğurdu. Bu kurum, okullarla ve öğretmenlerle vücut bulan EĞİTİM kurumuydu. Bu kurumu diğer toplumsal kurumlardan ayrıcalıklı kılan en önemli özelliği de, diğer kurumların niteliklerini doğrudan etkilemesiydi. Yani eğitim kurumu iyi olmayınca, hukuk da ekonomi de iyi olmuyordu.
İkinci dünya savaşıyla yıkılmış, doğal kaynakları bizimkinden çok daha az olan Avrupa devletlerinin kurduğu bir oluşumun kapısını tırmalayan bir ulus görüntüsü sunmamızın altında bizdeki toplumsal kurumların işlevini yerine getiremeyişi olabilir mi acaba? Özellikle de en önemlisinin…
Örgütlü devlet yapısında, önemine istinaden adının başında “Milli” olan bu en önemli toplumsal kurumdan birinci derecede sorumlu şahıslar (yani Milli Eğitim Bakanları) 1984 yılında Ankara’da bir araya gelip bir özeleştiri yaptılar.
Eski bakanların aşağıdaki söylemleri, herhangi bir yorumu gerektirmeden, yakın geçmişte yapılanları özetliyor:
“Milli Eğitimde devlet politikası temin edilememiştir… Maarife particiler tarafından müdahaleler olmuştur. Bir vilayetten bir heyet gelir, falan yere lise açılmazsa bizden oy yok derler. Başbakan heyetin yanında telefon açar. Milli Eğitim Bakanına falan yere lise açınız! der… Halk tabiriyle bir müdür bir mühür açarız…” Tahsin Banguoğlu (1904-1989) [Bakanlığı 10-6-1948 22-5-1950]
“Milli Eğitim Bakanlığı, denilebilir ki hedefinden bir ölçüde saptırılmış ve Milli Öğretim Bakanlığı haline gelmiştir. Okullarda bilginin yanında eğitime yer verilmiyor…” Salim Burçak (1913 – 1998) [Bakanlığı 8-4-1953 14-5-1954]
“Bakanlık, millî olma vasfını kaybetmiştir. Milli eğitimde sadece öğretim kalmıştır… Eğitim ve öğretmen politize olmuştur” A. Naili Erdem (1927) [Bakanlığı 31-3-1975 21-6-1977]
“Bir müdür bir mühür ile hemen ortaokul veya lise açma yoluna sapılırsa, ekonominin ihtiyaçları ile eğitim arasındaki ilişkiler kopabilir. Üniversite kapısında gereksiz yığılmalar, diplomalı işsiz artar…” Turhan Feyzioğlu (1922-1988) [Bakanlığı 6-1-1961 3-3-1961]
”Çocuğumuza geçerliliğini yitirmiş, faydasız, temelde ezbere dayalı, yaratıcı gücü köreltici, ölü bilgiler veriliyor… ” Avni Akyol (1931-1999) [Bakanlığı: 31-3-1989 21-11-1991]
Bu eleştirilerin ardından önerilecek çözüm önerileri ifade edilirken, sarf edilecek ilk söz, muhtemelen “ben bakan olsam…” diye başlar herhalde…
Toplumsal kurum olarak eğitimin bir işlevi de “bilinçli seçmenler” yetiştirilmesine olanak sağlayarak, nitelikli, yetkin siyasal liderleri de yetiştirip onları iş başına getirmek olarak ifade edilir.
Demek ki, ülkede “eğitim” diye bir alan ve bu alanda yetişmiş kişiler olmamış ki, bu konuda politikalar belirleyecek siyasal liderlerimiz de olmamış. (Bakanla gelen, bakanla giden, politize olmuş bürokratlar, müsteşarlar sağ olsun, bu gereksinimi hiç hissettirmemişler) Halkımız da (gerçi kabineyi kendileri belirlemiyor ama olsun) bu konuda bir gereksinim duymamış.
Son 10 Milli Eğitim Bakanının, toplumsal kurum eğitimin, bireyler toplumsal rollerini daha iyi yerine getirebilsinler diye sunduğu hizmetten yararlandıkları alanları gösteren, mezun oldukları okulları aşağıdaki gibi;
Nimet Çubukçu (İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi)
Hüseyin Çelik (İstanbul Üniv. Edebiyat Fakültesi)
Erkan Mumcu (İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi )
Metin Bostancıoğlu (Ankara Üniv. Hukuk Fakültesi)
Necdet Tekin (Ege Üniv. Fen Fakültesi)
Hikmet Uluğbay (Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak. )
Mehmet Sağlam (Ankara Üniv. Hukuk Fakültesi )
Turhan Tayan (İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi )
Nahit Menteşe (İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi)
Köksal Toptan (İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi)
Sağlık Bakanlarının çoğunun tıp doktoru olması herhalde bir rastlantı. (Bu arada iktisatçı, ziraat mühendisi ve eczacı sağlık bakanlarımız da olmuş)
Bilimsel bakış açısını kaybetmeden devam edersek, kitaplara göre, toplumsal kurum eğitimin bir sistem olarak niteliğini yordayan (belirleyen) ana değişkenler şunlar: Öğretmen, program, yönetim ve kaynaklar. Yine bilim diyor ki, hem kolay kontrol edilebildiği için, hem de diğer değişkenler üzerindeki olumlu ya da olumsuz etkilere yol açabilmesi nedeniyle, öğretmen en önemli ve öncelikli değişkendir. Yani, siz ne kadar güzel program yaparsanız yapın, isterseniz sınıflarınızı en akıllı tahtalarla döşeyin, bunların başına da en canavar müdürü getirin, işi bitirecek (ya da bitiremeyecek olan) sınıftaki öğretmenimdir.
Bu yüzden, kalkınmalarını rastlantılara bırakmak istemeyen ulusların, ciddi öğretmen eğitimi politikaları vardır. Oralarda, “çocuk hiçbir şey olamazsa bari öğretmen olsun” gibi söylemler sarf edilmez… Çünkü orada insanlar sadece bugünlerini değil, geleceklerini de düşünürler…
Şimdi, yukarıda adları sıralanan 10 Milli Eğitim Bakanının uzmanlık alanlarına, ülkenin eğitim politikalarından birinci derecede sorumlu milli eğitim bakanlarının özeleştirilerine ve eğitim sisteminin niteliğinin en öncelikli belirleyicisinin “öğretmen eğitimi” olduğu gerçeğine bir gönderme yaptıktan sonra, siyasi otoritenin geçmişteki bazı uygulamalarına, daha kolay anlamlandırabilmemiz için, bu bilgilerin ışığı altında bir bakalım…
11/10/1960’da çıkarılan Yedek Subay Adayı Öğretmenler kanunu ile lise ve dengi okullardan mezun olanlar ile herhangi bir yüksek okula veya üniversiteye devam edip de mezun olamayıp askerlik hizmeti gelenlerden 22.452 yedek subay adayı, MEB emrine verilerek açılan kurslardan geçirildikten sonra ilkokullarda sınıflara sokulmuş,
1976’da sayıları 50’yi bulan 2 yıllık eğitim enstitüleri, bu yıllardan itibaren, genellikle üniversite seçme sınavlarında en düşük puanları tutturan (alan değil) öğrencilerin gittikleri kurumlar olmuş ve 1970′li yılların Eğitim Enstitülerinde 70 bin öğrenciye 50 günde öğretmenlik diploması verilmiş,
1974’te mektupla (resim, müzik ve beden eğitimi alanlarında da olacak şekilde) 46 bin öğretmen yetiştirilmiş
Millî Eğitim Bakanlığı 1979 ve 1980 yıllarında belirlediği bir “pedagojik formasyon” programı ile, çeşitli fakültelerden mezun olanlara öğretmenlik yolunu açmış
1992’de ve sonrasında yeterli özel alan eğitimi bulunmayan ve iş arayan 150 binden çok üniversite mezununu sınıf öğretmeni olarak atanmış.
Toplumsal kurum eğitim, yani eğitim sistemi tıpkı diğer kurumları etkilediği gibi, kendisini de etkiliyor. İlköğretimde, ortaöğretimde, bir şey öğrenemiyor diye eleştirdiğimiz çocuklar, bir süre sonra kendilerinden bir şey öğrenemedikleri öğretmenlerin yerlerini alıyor. Bu basit döngüyü göremeyen kocaman insanlar, bakanlık ve üniversite binalarının içinde bulunmayı farklılık sayıp, birileri, siz ortaöğretimde bir şey yapamıyorsunuz da o yüzden biz yüksek öğretimde başarılı olamıyoruz diye yakınıyorken, başka birileri de “benim öğretmenimi ben mi yetiştiriyorum, siz adam olun da adam gibi öğretmen yetiştirin” diyorlar… Tabii bu arada bakanlığın danışmanları, akıl hocaları başka ülkelerin üniversitelerinden gelmiyor… (Öğretmen yeterlik belirleme komisyonlarında istihdam ettiğimiz pahalı yabancı uzmanları saymazsak)
12 Eylül sonrası her konuda olduğu gibi, netekim, öğretmen eğitimi konusunda da köklü bir değişiklik yapılarak, tüm öğretmen yetiştiren eğitim kurumları, yüksek öğretim kurumu (Eğitim Fakülteleri) olarak, YÖK çatısı altında toplandı. Milli Eğitim Temel Kanununda, “bir ihtisas (uzmanlık) mesleği” olarak tanımlanan öğretmenliğe, bu özelliği kazandıracak bir adım gibi görünüyordu bu. Eğitimin, öğretimin, akademik kültürel altyapısı olan, önemsenen, profesyonelce uygulamaları olan bir alan, bir disiplin, bir dal olması yolunda güzel bir adım gibi görünen bu olayın uygulamadaki sonuçlarını Hüseyin Korkut ve Rıfat Okçabol hocalar şu şekilde ifade ediyorlar: Eğitim Enstitüleri birer tabela değişikliği ile Eğitim Fakültelerine dönüştürüldüler, öğretim elemanı gereksinimi de (akademik gerekliliklerini yerine getirmeden) öğretim üyesi yapılan mevcut personel tarafından karşılandı… Yani, eğitimin akademik bir geleneği olamadı…
Bu yaklaşım (gerçek eğitim bilimcileri ve yeni kuşakları tenzih ederim) öğretmen eğitiminin, öğretme sürecinin, akademik anlamda “uygulamalı bir bilim dalı” olmasının önünü kapadı. Bugün, bahçesindeki bitki böcüğün (hafife almıyorum) düzeni için 4 yıl peyzaj mimarisi okutmayı düşünen toplum, çocuğunun eğitimi için “öğrenme ortamı tasarımcısına” ihtiyaç duymadan, müteahhidin hastane koğuşu tarzında inşa ettiği, çocukların birbirlerinin enselerini gördüğü, pencerelerin alt pervazlarının (çocuklar dışarı bakmasın diye) boyalı olduğu sınıflarda öğrenim görmesinin bedelini algılayamıyor. Böyle bir algıyı ancak gerçek eğitim teknologları oluşturabilecekken, eğitimciler başka şeyleri tartışıyor…
Bir öğretmenin, öğretmen olarak alan bilgisi, öğrencileriyle paylaşabildiği kadardır.
Bu nedenle, en az alan bilgisi kadar, öğretim bilgisi de gereklidir.
Gerçek öğretim bilgisi uygulamaları yapılarak ve gerçek öğretim bilgisinin öğrenmeyi gerçekleştirebildiği somut olarak gösterilerek, öğretim bilgisinin önemli ve gerekli olduğu algısı oluşturulmalıdır ve bir konuyu bilen zaten öğretir algısı artık pekiştirilmemelidir.
“Öğretmenim canım benim”, “öğretmenlik kutsal meslektir” söylemleri, ilkokul öğretmeninin elini öpme ritüelleri ile mesleğin uzmanlık ve profesyonellik boyutları birbirinden ayrı tutulmalıdır.
Peki biz günün eğitim bilimcileri sütten çıkmış ak kaşık mıyız?
Hala öğretim bilgisi derslerini, “eğitimin alanı olmaz” iddiasıyla, alanla ilişkilendirmeden vermek suretiyle, öğretim bilgisini alan öğretimi için bir gereksinim olarak hissettirmiyoruz. Sonra da aynı derste, bir şey gerekliyse, anlamlıysa önemsenir ve kalıcı olarak öğrenilir diye ilkelerden söz ediyoruz. (Mesela ben, Fransızca bilmeden, Fransızca Öğretmeninin, öğretmen olduğunda dersinde kullanacağı, dil açısından doğru, dil öğretiminin ilkelerine uygun, alanın sorunlarına çözüm olacak bir materyali nasıl öğretebilirim ki? Bunu bilen Fransızca öğretmeni adayı benim söylediklerimi önemser mi? Sonuçta onun için öğretim bilgisi dersi ciddi bir ders olabilir mi?)
Eğitimin Hedefleri, bireyin kişisel hedeflerliye ne denli ilişkilendirilirse, o denli güdülenir ve öğrenir derken, kişisel hedefi işini iyi yapmak olan, işini salonda, sahada yapacak beden eğitimi öğretmenine de, laboratuarda yapacak bilgisayar öğretmenine de, atölyede çalışacak resim-iş öğretmenine de aynı içerik ve süreçle “sınıf yönetimi” dersi veriyoruz… Bir İngilizce öğretmenine, sınıfta kullanacağı “yöntem”, “yaklaşım” ve “ilkeler” konuya ilişkin alan dersleri aracılığı ile kazandırılırken, hiçbir zaman gereksinim duymayacağı ve kullanmayacağı “genel öğretim yöntemlerini” veriyoruz. Hatta (çok kereler başıma geldiği üzere) dil öğretim alanında uygulanması olanaksız olan yöntemin, alanı bilmediğimiz için, “alana uygulanması” konulu görevler, ödevler veriyoruz. Bunlardan bunalan çocuk da, yardım için alan öğretmenlerine başvururken, eğitim öğretmeninin bu uygulaması hakkındaki eleştirileri duyarak, öğretim bilgisine karşı olumsuz tutumlarını pekiştiriyor.
Eğitim Bilimlerinin de kendine göre alanları vardır. Disiplinler arası çalışmalar hariç olmak üzere, bir alanda çalışmak, alanı sahiplenmek, alanın sorunlarıyla uğraşmak yapılan işe bilimsel bir hava, bir ağırlık katar. Ancak, ortaöğretimde bile Coğrafya Öğretmeni, Tarih dersine girmezken, Türkçe öğretmeni, Edebiyat dersine giremezken, uygulamada, “eğitim bilimci” alanı ne olura olsun, her derse girebilmektedir. Ortaöğretimde bile, “branşlar” varken, bilim alanları, disiplinler temelinde yapılanmış üniversitede, “eğitim bilimci” olmak, her dersi verebilmek için yetiyorsa, bu, belli bir alanda uzmanlaşmış ya da derinleşmiş görünmenin, pratikte bir anlamının olmadığı gibi tehlikeli bir mesajı içerir. (Bu durumu, Üniversite otomasyonunda öğretim üyelerinin verdiği derslere bakarak görmek mümkündür.) Bu da, öğretim bilgisini “herkesin yapabileceği bir iş” haline getirip, bunu herkesin yapabileceği algısının, algının ötesine geçip inanca dönüşerek, uygulama olarak önerilmesine yol açar. Nitekim, öğretim bilgisi derslerini herkesin bir şekilde verebileceği inancı olmasa, kim “pedagojik formasyona” cesaret edebilir ki?
Bazen bu alanı önemsememek (ya da kişisel tartışmalarda işittiğim üzere, olayı, “bizden iyi mi yapacaklar sanki” şeklinde düşünmek) alanı matematik, kimya, biyoloji olmayan eğitimcinin, bu alanın öğretmen adaylarının öğretmenlik uygulamalarını üstlenmesine kadar gidebilmektedir ve maalesef bu uygulamaya ilişkin üzülerek anımsadığım deneyimlerim vardır. Böylesine bilimsellikten uzak uygulamalar, eğitim bilimlerinin imajını zedelemektedir.
Sınav yapmayı öğrettiğimiz dersin sınavını, derste sözü edilen nitelikleri taşımayan bir kağıt üzerine, bir sınavda olması gerekenlerin yazılmasını isteyerek yaparsak, zaman yönetimini paylaştığımız dersten zamanında çıkmazsak, çatışma yönetiminden söz ederken sınıfla çatışırsak, zaten alanıyla ilişkilendirilmediği için çok da anlamlı olmayan öğretim bilgisi hakkında, öğrenende şöyle bir algı oluştururuz: “Eğer derste paylaşılanlar, gerçekten işe yarar ve uygulanabilir olsaydı, dersi veren hocam uygulardı zaten. O zaman bu öğretim bilgisi, formalite ya da prosedür olsun diye programa konmuş derslerdir ve bir şekilde aradan çıkarılmalıdır.” Eğitim derslerinin algılanma biçimi hiç de iyi değildir. Gerçekten de insanlar, söylenenden çok yapılanları, yaşadıklarını öğrenirler.
Yaptığımız işi en iyi biz biliriz söylemi iddialı bir söylemdir. Zaman zaman yaptığımız işi tartışmaya açmakta yarar vardır. Bu işi yapmaya çalışanların davranışlarını art niyetli yaklaşımlar olarak nitelemek de bu olanaktan yararlanmayı engeller.
1997 yılında, temel eğitimin sekiz yıla çıkması vesilesiyle, ülkenin öğretmen yetiştirme sistemi mercek altına alındı. Öğretmen eğitimi programları tümden değiştirildi.
Programlar 10 yıla yakın bir süre uygulandıktan sonra, güncellenme gereksinimi duyuldu.
Tekrar bir tartışma başladı. Meslek Bilgisi (Peagojik Formasyon) dersleri çoktu, azdı, “özel öğretim yöntemleri dersini” eğitimciler mi verecekti, alancılar mı verecekti diye uzun uzun tartışmalar yaşandı…
Bu tartışmaların yaşandığı bir dönemde, konuya ilişkin bir çalıştaya katıldım. Aslında akademik konum ve sıfat itibarıyla oralarda boy gösterecek durumda değilim ama bir şekilde bulundum işte. Ülkemin eğitim politikalarında söz sahibi hocalarımın bulunduğu salonda, birden elimi kaldırdım ve benim için önemli olan şu soruyu sordum ortaya: “Bana doktorada program geliştirme, program değerlendirme dersi veren hocalarım, şimdi üzerinde tartıştığımız programı, bilimsel olarak, hangi program değerlendirme yaklaşımıyla değerlendirdik ve neleri bulduk da, üzerinde tartışıyoruz?” Oysa geçen 10 yılda programlar sistematik olarak hiç değerlendirilmemişti. Sonuç, bulgu diye tartıştıklarımız, farklı kişilerin bireysel gözlem ve algılarından başka bir, şey değildi ve sanki program değerlendirme sonuçlarıymışçasına ele alınıp üzerinde konuşuluyordu. İşte bu noktada, gene aynı noktaya geliyorum, eğitim bu nedenle “bilim” olamıyor, üzerinde herkesin konuştuğu genel bir konu olmanın ötesine gidemiyor. (Bu arada ben doktora tezi olarak, üç üniversiteden örneklem alarak, İngilizce Öğretmenliği Lisans Programını değerlendirmiştim)
Bir konu tam anlamıyla “bilim” olamayınca, gerçekten de aklın ve nesnelliğin ölçütleriyle tartışılamıyor. Programlar üzerinde tartışmalar sürerken, öğretmenleri istihdam eden Milli Eğitim Bakanlığı da, lisans programlarıyla öğretmene kazandırılması öngörülen öğretmen yeterlikleri belirliyordu ama her iki kurum da kendi başına çalıştığı için, ne programların yeterlikleri kazandırması, ne de yeterliklerin programla ilişkilendirilmesi mümkün olabiliyordu. Bu arada eğitim bilimciler, içinde “sistem yaklaşımı” söylemleri geçen dersler vermeye devam ediyorlardı…
Öğretim Bilgisi kavramının içi boşaltılmıştır.
Bir konuyu bilen ve konuşabilen herkesin öğretebileceği kanısı egemendir.
Üniversitedeki öğretim üyelerinin tamamına yakını öğretme işini, öğrenirken gördükleri gibi, değerlendirmeyi de kendi oldukları sınavlardaki gibi yapmaktadırlar.
Bu algılama biçiminde, buna göz yuman yöneticiler kadar, işini hakkını vermeden yapan, alanlara saygı göstermeyen, günlük kaygılarla öğretmenliği saat 17’den sonraki 3-5 derslik sertifikaya indirgeyen eğitimcilerin payı vardır.
Bugünkü tartışma, eğitim bilimi bakışıyla, Maslow’un piramidinin tabanında yer aldığı için, bir nitelik ya da iyiyi arama tartışması değildir.
Mevcut uygulamalar ve söylemler açısından bakıldığında, bu nitelikteki bir tartışmadan da çok uzaktadır.
Ben de o nedenle, düşüncelerimi bilimsel bir bakış açısı yerine, “sofra muhabbeti” üslubunda paylaşmayı daha uygun buldum.
Eğitim uygulamalı bir bilim olarak ele alındığında,
Öğrenme ve öğretme süreçlerini bilimsel çerçevede yürütecek öğretmenler yetiştirildiğinde
Eğitimin işlevleri göz önüne alınarak eğitim politikaları saptandığında
işler düzelmeye başlar demek geliyor içimden ama diyemiyorum.
Ne alakası var demeyin, on yıl önce depremden onca insanımızı kaybettikten sonra hala dere yatağına ev yapıyorsak, o evleri götüren selin içinde yağma peşinde koşuyorsak, benimkisi muzu bala banıp konuşmaktan başka ne olabilir ki?
